Arşiv

Posts Tagged ‘domates’

Alien’s Nest

Mart 16, 2010 2 yorum

Alyen değil Elyın

Sigourney Weaver ablamızın oynadığı Alien serisini, tüm seriyi olmasa da en az bir filmini, izlemeyen yoktur herhalde, varsa yazıklar olsun. Filmi özetleyecek olursak, bir grup arkadaşın uzak bir gezegene daş gaya toplamak için gittiklerinde yaşadıkları duygusal anlar konu alınıyor, ve bu duygusallığın içine eden eciş bücüş yaratıklar. İşte filmde en başta tek tük bu hayvancıklar belirip iki üç elemanı kapıyor, kiminin kolunu bacağını ham yapıyorlar, sonra adamlar farkediyor ki bunlardan tonlarca varmış falan. Olay düşündüklerinden çok daha ciddi yani. Alien aslında bir bilimkurgu filminden çok öte bir yapıt bence. Günümüz Türk toplumu ile Alien arasında ciddi analojiler kurulabilir, zaten yazının olayı da o, yoksa niye bahsedeyim.

Öncelikle belirtmek isterim ki Alien dediğimiz şey alyenden ziyadesiyle farklıdır. Alyen dediğimiz olay yandaki resimdeki nesne olup, tornavida gibi bir cihazdır, anahtar da denir. İnsanlar Cem Yılmaz’dan görüp “alyen değil elyın, alyen bu, ehehe mehehe” şeklinde espriler yapmakta fakat “alyen nedir?” diye sorulduğunda apışıp kalmaktadır. O yüzden akıllı olun, adam olun len! Zaten o AROG fragmanında doktorun “alyen bu! sizinkisi elyın” diyip Çat! diye o ışıklı aparata yapıştırdığı şey de şu yandaki alyen anahtarlarından başka birşey değildir.

Türk – İslam Kültürü ve Alien Gerçeği

Evet, Alien dedik, Türk toplumu dedik, analoji dedik, tabii ki boşuna demedik bunları. Biraz önce bir video izledim ve bu korkunç gerçek kafama dank etti. Videoyu sizinle paylaşmadan önce bir noktaya daha değinmek istiyorum: Bir Türkiye gerçeği olarak Ajdar.

Ajdar adlı şahıs bilindiği üzere gerek şarkıları, gerek dansları, gerek olay yaratan, gündeme bomba gibi düşen açıklamalarıyla sürekli gündemde olan bir şahıs. Aynı zamanda mühendis, işin dehşet verici boyutu da bu zaten, senin benim gibi bir adam bu. Düşün, sen evinden/yurdundan bölüme giderken falan “the grass was greener…” diye mırıldanırken, bu arkadaş boş zamanlarında kendi icadı olan bir şarkının sözlerini”çikta çikta, çikta çikta, çik çik çik…” diye mırıldanmakta, bu yine iyi. Bir de bu mırıldanmayı avaz avaz bağırma formatına çevirip yanına da dans diye tabir edilen hareketleri kattığında olayın vahameti katlanarak artmakta.

Şimdi kendimizi Alien filmindeki insanların yerine koyalım, eyvallah gittik bir gezegene, orayı burayı kazıyoruz, madenler falan fıstık, ortam güzel, teknoloji had safhada, herkesin iPhone’a on basan telefonlar falan var, dokunmatik ekranlı, vs. Bir gün karşımıza garip bir hayvan çıkıyor, böyle kafası bir garip, değişik hareketler, acayip acayip sesler, bildiğin tehlike arz eden bir canlı var karşımızda. Ayrıca durumumuz filmdeki arkadaşlardan daha vahim, orada en azından hayvanı gördün mü boku yediğini anlıyosun, salyaları akıta akıta yardırmış geliyor karşından. Bizim durumumuz vahim, insan kisvesi altında aramızda bu tehlike. Neyse, bakıyoruz tek kişi bu, kahveden adam toplasak 10 tane, kuytuya çektik mi, veririz beline meşe odununu, herkes rahatlar. Ama durum öyle değil, filmi hatırla şimdi, adamlar gaza gelip silahları kuşanıyorlar, maksat hayvanların mekanı basmak ama mekan dediğin bildiğin seri Alien üretim hattı, tonlarca hayvancık içerde. Bizim durum da böyle işte, Ajdar’dan tonlarca var, al bu da kanıtı:

4 dakika 13 saniye boyunca dayanabildiysen, farkettiğin üzere tonlarca apaçi bir mekana toplanmış, tatbikat yapmakta. Abi nasıl bir mekan burası? Bu kadar apaçi nasıl bir araya gelmiş? Daha kritik bir soru soracak olursak, ne amaçla bir arada bunlar? Karı kız kesmek için desen, ortamda hatun yok, silme apaçi. O zaman o danslar kime? Bu kadar apaçiyi kendi rızalarıyla bir yerde toplaman imkansız, mümkünatı yok. Bağlasan durmazlar. O zaman geriye tek bir açıklama kalıyor: Bunlar o mekanda toplanmadılar, zaten hep oradaydılar. İşte o mekan, filmdeki arkadaşların yardırmaya gittikleri mekan. Tehlikenin farkında olmadan gittikleri, bütün Alien’ların doğduğu mekan.

Çok üzgünüm ama spoiler veriyorum, filmi izleyenler hatırlar, bizim elemanlar daha sonra bir kraliçe Alien (kraliçe arı gibi bir olay) olduğunu farkediyorlar. Bu hatun, bütün gün oturup fabrika gibi Alien basıyor (anlamayanlar yandaki resme baksın). İşte şimdi analojini son halkasına geliyoruz, kraliçe apaçi kim? Siz diyin videoda “bravo… hadi bakıyim hipapçıları göreyim ben şimdi” diye gaz veren dj, ben diyeyim videoyu çeken kişinin “hade muammet abe  hade, ayıp sana be yae” diye sitem ettiği, diğerlerinden yaşça büyük olduğu belli olan, beyaz gömlekli “Muammet” abi. Apaçilik bir Türkiye gerçeği sevgili dostlar, her türlü ortamda, her türlü şartlar altında onlar varlar, fakat biz, tehlikenin farkında mıyız?


(İlk) Emir Büyük Yerden

Aralık 26, 2009 2 yorum

Şüphesiz ki okumak kesinlikle insan evlatları adına faydalı ve gerekli bir aktivite. Peki neden şüphesiz? Bu arada şüphesiz demişken, “skeptik” ve “septik” sözcükleri arasındaki fonetik ve hatta küçük olasılıkla etimolojik yakınlık sizi de korkutmuyor mu? Ya anlamları arasındaki metaforik bağıntı?

Categories: Göz banyosu, Yersen Etiketler:, , , ,

İlahi Komedya, Sen Adamı Güldürürsün

Kasım 24, 2009 2 yorum

[ Bu yazıda geçen her türlü karakter ve materyalin: (en azından yazanın bildiği kadarıyla) (gerçek kişi ve varlıklarla uzaktan veya yakından bağlantısı yoktur + sevgili Dante ile kesinlikle hiçbir alakası yoktur). Başlıkta bahsi geçen Güldürülen Adam’ın ise, Book of Genesis’te ve bir takım başka ruhani yaratılış hikayelerinde geçen Adam and Eve ikilisinin Adam’ıyla büyük ihtimalle bir tanışıklığı yoktur. ]

hakikaten çok nadide bir eser

Zaman ve mekânını burada açıklayamayacağımız bir ortamda geçmekte öykümüz. Karakterlerin hiçbirini bizzat tanımasa da bir şekilde aşinalığı vardır her kesimden okuyucunun. Makul ölçüde hayal gücü gerekmekte bu öykümüzden gerekli tadı alabilmek için; gücü yetmeyenler için ise bir tek özrümüz var, o da sürçer ise af ola.

Tanrı’nın canı fena halde sıkılmaktaydı. Kimsenin hatırlayamayacağı kadar uzun süre önce yarattığı kâinat ile ilgili artık yapacağı pek bir iş kalmamıştı. Yeni aldığı çift çanaklı dijital uydu sistemi çekmemekteydi tanrı katında. Zaten Mavi Gezegen’de de işler sarpa sarmaktaydı. İnsanlar artık Tanrı’nın yarattığı yeşile değil, kendi darphanelerinde bastıkları yeşile tapışmaktaydı. Şeytan bile, eskisi gibi çat kapı gelip sataşmıyordu Tanrı’ya. Koskoca Güneş Sistemi’nin sadece bir gezegenine yaşam zerk ettiği için duyduğu pişmanlık içini kemiriyordu. Zamanında fizik yasaları ile biraz oynayıp, organik moleküllerin yapısında ufak modifikasyonlara gitse işten bile değildi diğer gezegenleri de canlı kılmak. “Maksimum düzensizlik – minimum enerji’ymiş, peh, nereden aklıma geldiyse!” şeklinde başlayan kendine lanet okumaları gittikçe sıklaşmaktaydı son zamanlarda.

Gelmiş geçmiş tüm peygamberler, kendilerine ayrılan lokalde vakit öldürmekteydiler. Bir köşede iki genç peygamber tavla oynamakta, ortalarda bir masada toplanmış uzun sakallı üç yaşlı peygamber ise okeye dördüncü aramaktaydılar. O gün, normalde yemek saatlerini duyurmak ve kayıp eşyalar ile ilgili anons yapmak ile yükümlü olan hoparlörsel sistem, sıra dışı bir duyuru duyurdu: Tanrı, tüm peygamberlerini ertesi günün sabahına ofisinde beklemekteydi. Kendileri için sabah saat 6’da lokalin önünden servis kaldırılacağını, bu servisi kaçıranlar için 6.30’da bir başka servis kaldırılacağını belirtti ve geç kalmamak için özen göstermelerini rica etti hoparlör.

Peygamberler şaşkına dönmüşlerdi. Daha önce Tanrı ile yüz yüze görüşmüş olan az sayıda peygamberden biri olan Hz. Δ’nın beti benzi atmıştı, inzivaya çekildiği şu rahat yıllarda başlarına iş çıkmasından her nedense çok korkuyordu. Tecrübeli peygamberlerden Hz. Φ ise ortamı yatıştırmaya koyulmuştu: “Vardır bir bildiği, koskoca Tanrı. Hem Tanrı’nın hepimiz için planları var, merak etmeyin.” Emekliliğinin yanacağından korkan asi peygamber Hz. Σ ise kolay ikna olacağa benzemiyordu: “Uyacaktık şu şeytana, melekler o kadar öbür taraf diye kafamızın etini yediler; burada bile kafamızı doğru dürüst dinleyemiyoruz!” İnanılmaz bir şekilde ex-peygamberler adeta ikiye bölünmüştü: tanrıya sadık olanlar ve onun arkasından konuşanlar. Tanrı bu durumdan haberdar olsa kim bilir ne denli kahrolurdu. Ama ve fakat kader kavramına dayanaraktan zaten olmuş ve olacak her şeyden haberdar olmakla kalmayıp, oluşumları bizzat kendisi oluşturduğu için büyük ihtimalle zaten olan bitenden haberdardı. Tanrı bunu kendine niye yapsındı? Muhtemelen bizdeniz sefillerin anlayamayacağımız bir geniş vizyonun meyvesi olan dâhiyane düşüncelerdi bunlar.

Tanrı, peygamberlerini genellikle kafası çalışan kulları arasından seçiyor ya da onları o şekilde yaratıyordu. Ve her kafası çalışan varlık gibi, peygamberler de erken kalkmayı hiç mi hiç sevmiyorlardı. Tanrı ile bizzat tanışacağı için aşırı heyecanlı olan kara kuru genç bir peygamber olan Hz. Ω dışında herkes saatini ikinci servise yetişecek şekilde kurmuştu. Ama tanrı sevgili peygamberlerinin huyunu iyi bildiğinden, zaten 6.00’ya servis ayarlamadı bile. Hz. Ω da sabah ayazında lokalin önünde tek başına boşu boşuna bekleyecekti. “Şu hale bak” dedi içinden, “Tanrı’ya bile güven olmuyor artık.” Bu içlenmeyi algılayan Tanrı içten bir şokçuk çarptırdı Hz. Ω’ya. Saat 6.28’e dek Hz. Ω dışında bomboş olan durak, 6.29’un son saniyelerine doğru bir peygamber akınına uğradı. Tam zamanında gelen enteresan şekilli toplu taşıma aracına hızla doluşan peygamberler, yolda kestirebilecekleri rahat koltukları gözlerine kestirip açgözlülük kokan bir sandalye kapma oyununa giriştiler. Servise son anda yetişen, kılık kıyafeti oldukça yersiz ve tıraşı yarım kalmış şekilde servise teşrif eden Hz. Σ’nın da kemerini bağlamasıyla yolculuk başladı. Ve bitti. Yeter zaten buraya kadarı fazla bile oldu, hem sıkıldım da tüm içtenliğimle. Noktalamaya bile tenezzül etmiyorum bu yazgıyı

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.