Arşiv

Archive for the ‘Yersen’ Category

Seni Seviyorum

Kasım 7, 2010 1 yorum
Kissing the Lipful

Como tus labios

Seninle beraberken bulduğum huzuru, başka hiçkimsede bulamıyorum. Senden, bir saniye için bile olsa, asla ayrılmak istemiyorum. Ancak ve ancak bedenim seninle temas halinde iken kendimi tamamlanmış hissediyorum. Sıcaksın, ve daha da güzeli, seninle vakit geçirdikçe daha da ısınıyorsun. Seninle beraber ben de ısınıyorum; ateşli bir birliktelik yaşıyoruz. Belki de bundan dolayı, çok zor kopuyoruz birbirimizden.

Gel gör ki, sürekli beraber olamıyoruz. Haklı olarak beni suçluyorsun; zira sen olduğun yerde pürmasumane dururken, terk edip giden hep ben oluyorum. Fakat şunu bilmen gerekir ki biricikim: daha senden ayrılmadan seni özlemeye başlıyorum.

Senin yanında olmadığım her saniye aklımdasın. Sana kavuşma arzusuyla zamanı önümden yuvarlıyor, arkasından koşuyorum. An geliyor, oturduğum sandalyede uyuyakaldığımda seni aldatıyormuşum hissine kapılıyorum. Affet beni lütfen aşkım. Biliyorsun ki dönüp dolaşıp, sonunda hep sana geliyorum. Bir tanem benim…

Şiir düzdüm sana, büzdüm yastığın altına sürdüm…

Yüzüyorum dingin denizlerinde
Altımda kalıyor fakat ezilmiyorsun
Tek tesellim senin orada olduğunu bilmek
Asla beni kendi isteğinle terk etmeyeceksin
Ğujunun izi kalmasa da oramda buramda
Isırmasan da boynumu tüm şehvetinle
Masal gibi başladı ilişkimiz, çıkacağız kerevetine

 

Bu duygusal anı Dylan Moran abimizden bir alıntıyla sonlandırıyorum. Umarım Youtube yasak değildir, embedded olarak da izlettiriyordur kendini.

Ayrıyetten, fikir üvey babası için butona basınız: http://www.instantsfun.es/swf/khaaan.swf

The probability of finding the one for (heterosexual) dummies

Nisan 16, 2010 3 yorum

[This is quite a rough calculation made by a person quite illiterate on probability and statistics. Possible mistakes and irrelevancies are hoped to be corrected (or otherwise tolerated) by the reader.]

The suggestion is that there is one perfect match for each human living on earth. The match could be defined as a sort of romantic partner who is designed to be matched for their match person. It is commonly known as “the one” or “soul-mate” in various media in popular culture and presumed to be comprehended instinctually as a concept.

I hereby feel the need to know the probability of me meeting and knowing my “the one” upon encounter. The basic reason for this need of mine might just be establish my despair on solid ground or anything else.

The total number of possible candidates to be “the one” (TC) would be this:

CWP (Current World Population): 6.8 billion [1]

ROAR (Appropriate Range of Age Ratio): We would consider this candidate pool of people with ages ranging from 15 to 59. We of course everybody loves children, but they should be loved in a non-pedophile way. This ratio would be 62.1 % [1]

GG (Gender Ratio): As this calculation is based on heterosexuality, we only consider soul-mates of the opposite gender. Roughly, male/female ratio could be taken as 1:1 so GR would be 1:2 [1]

As you might have noticed, we are making some assumptions by ignoring geographical distances, which means you could have to go to Bangladesh (where you can find around 50 million candidates) to find “the one” (unless are already living there, in that case you might have to leave Bangladesh as well).

Then,

“The one” must be among these 2.1 billion people.

Now, we can investigate the number of candidates we can meet in our lives and multiply it with the probability of spotting the one upon encounter in order to calculate the probability of finding the one. This number would give us the May Be The One’s or MTO. Remember, if you meet “the one” but you don’t realize that that person is “the one”, you haven’t found the one.

TPM (Total People Met): Taking into account that an average Facebook user has 130 friends [2], an average human being should have about 2 times more actual friends. And say, a person becomes somehow friends with 10% of the people they meet; TPM=130*3*10=3900

GR (Gender Ratio): We consider that a person meets equal amount of males and females. The unbalanced GR for nurses or soldiers are assumed to be compensating each other in the average. GR is taken as 1:2

PR (Probability of Realization): With an extremely generous assumption of giving a 50% chance for realizing “the one” after meeting; PR is taken as 1:2

Finally, as far as I know, if we divide the TMO with the TC; we will have found the probability of finding the one (PFTO)!

Conclusion

1 in 4.3 million … There would be about 1570 people totally who find their ones or around 785 couples are on the earth, formed by the matching soul-mates. Lucky them!

If we compare the PFTO with some other popular probabilities:

- It is almost 750 times more likely that you will be struck by a lightning at some point in your life (if you live for 75 years) [3]

- It is 4 times more likely that you will be attacked by a shark (again in 75 years) [4]

[1] United Nations – World Population Prospects http://esa.un.org/unpp/

[2] Facebook Press Room – Statistics http://www.facebook.com/press/info.php?statistics

[3] National Lightning Safety Institute http://www.lightningsafety.com/nlsi_pls/probability.html

[4] Global Shark Attack File http://www.sharkattackfile.net/incidentlog.htm

(İlk) Emir Büyük Yerden

Aralık 26, 2009 2 yorum

Şüphesiz ki okumak kesinlikle insan evlatları adına faydalı ve gerekli bir aktivite. Peki neden şüphesiz? Bu arada şüphesiz demişken, “skeptik” ve “septik” sözcükleri arasındaki fonetik ve hatta küçük olasılıkla etimolojik yakınlık sizi de korkutmuyor mu? Ya anlamları arasındaki metaforik bağıntı?

Categories: Göz banyosu, Yersen Etiketler:, , , ,

Bu yazıda kendimi anlattım

Kasım 1, 2009 4 yorum

Bir öğrencinin yemek yapma maceraları: Tavuk soteye endüstri mühendisi yaklaşımı

Sevgili Özyağ okurları, bu yazıda değişiklik yapıp kendi yediğim haltları anlatmak istiyorum, bu yazının içeriğini teşkil eden ve yenilmiş olan halt bir adet tavuk sote yemeği. Tavuk sote bir yemek olduğu için, halt olarak yenmesi gayet rahat, ayrıca besleyici. Antiparantez, yazının içeriğindekiler kurgu olmayıp, gerçek kişi ve kurumlarla alakalıdır. Gerçi kişi dediği de benim, kurum da ŞOK marketler zinciri, çok mühim şeyler değil yani.

Öncelikle “neden tavuk sote?” dediğinizi duyar gibiyim, öyle de acayip duyma yeteneklerim vardır benim. Soruyu cevaplamadan önce “neden yemek yapmak?” sorusunu cevaplayayım. Şimdi ben sosyal tespitler konusunda çok yetenkli olduğumdan kelli, farkettim ki yeni nesil hatunlar çok gevşek. Anca antin kuntin salatalar, diyet sandöviçler (gavurcası sandwich, çay bahçelerinde falan sandöviç, sandivöç vb.) yesinler, yemek yapmaya geldi mi fıs. Dedim ben yemek yapamassam ilerde aç kalırız, her gün de kantinden yenmez, o zaman ben yemek yapmaya başlayayım. Bugün yardım almadan ilk ciddi yemeğim olan tavuk soteyi yaptım, afiyetle yedim, hatta arttı, yarın da ısıtıp yerim diye dolaba koydum. Madem yemek konulu bir yazı yazıyorum, tarif vermeden geçmeyeyim. Tarife geçmeden önce belirtmek isterim ki bu yemek kişisel zevklerime göre yapılmış olup, tarif yeşil biber içermemektedir. Malzeme tedariğinde yaşanan sebeplerden dolayı da mantar kullanılamamıştır. Olsa mantarı mutlaka kullanırdım.

Malzemeler:

- Tavuktavuk:

Resimde gördüğünüz hayvanın baldır ve ya göğüs kısmındaki etler gayet lezzetli ve pişirmeye uygun, bütün bütün. Yalnız baldır etini kullanacaksanız kemiği çıkartın.

Önce hayvanı İslami usullere göre kesmeniz lazım, boğazını kesip kanını akıtın, biraz can çekiştikten sonra ölecektir. Kafayı kopartıp tüylerini yolun, iyice yolduktan sonra deriyi sıyırın (deri seviyorsanız sıyırmayın, ayrı pişirmek zor iş). Bacakları ve kanatları ayırın, sonra göğüs etini keserek alabilirsiniz.

“Bunla uğraşılır mı manyak mısın?” diyorsanız marketlerde hazır etler bulunuyor, onları da alabilirsiniz, ama bunların son kullanma tarihi muhabbeti falan var, ondan hemen yiyecekseniz alın, yoksa bozulur. Bu yüzden canlı haldekini almak daha iyi, keseceğiniz vakte kadar saklayabilirsiniz, hem bu arada yumurta da verir, sabahları yersiniz. Yemini, suyunu eksik etmesseniz bozulmaz, dolapta saklamanıza gerek yok. Yemek yapacağınız zaman, hayvandan yiyeceğiniz kadar et kesin, gerisini buzluğa atın.

- Soğan:kurusogan

Soğan doğada bol miktarda bulunan bir bitki, hafif acımsı, yemeklere lezzet katmakta üstüne yok. Marketlerde manavlarda falan var, gayet ucuz. Yalnız dikkat, soğan soyarken gözleri yaşartmakta, o yüzden koruyucu gözlük kullanmanızı tavsiye ediyorum.

- Domates:

domatesDomates de soğan gibi bol miktarda bulunan bir sebzemiz, kırmızı kırmızı çok hoş bir görüntüsü vardır. Bu aralar bir israil domatesi muhabbeti sürüp gitmekte, bence saçma, domates almak için israile kadar gitmeye gerek yok, bir sürü masraf, halbuki burada bol miktarda bulunmakta, çok pahalı da değil. Neyse domatesi tohumdan ve ya fideden yetiştirebilirsiniz. Tohumdan yetiştirmek çok uzun süreceği için direk fideye girin derim ben, nisanda ektiniz mi mayısa toplamaya başlarsınız. O kadar vakti olmayanlar için pazarda manavda da tane olarak ve ya kiloyla satılmakta.

sarimsak

- Sarımsak (kimilerine göre sarmisak):

Bu bitki gayet kokulu, ama siz de yerseniz kokmayan bir bitki, nasıl olduğunu hala anlamadım. Kokusunu bir kenara bırakacak olursak bu bitki doğa ananın ne kadar başarılı bir CEO olduğunun bir göstergesi. Bitki tam bir ölçek ekonomisi harikası. Demin bahsettiğimiz tavuk, soğan ve domates bitkilerinde ürünümüz tekli paketler halinde gelmekte, halbusi sarımsakta bir baş sarımsağın içinde yaklaşık 10 dene diş bulunmakta (burada dişin altını çizmek isterim, yemeklerde sarımsak ölçüsü diştir). Sarımsak doğanın ölçek ekonomisini ne kadar iyi kullandığının kanıtıdır. Siz bir sarımsak başını yetiştirdiğinizde, pazardan aldım bir tane eve geldim bin tane modeli bir oluşum gözlüyorsunuz, yani daha az kaynakla daha çok diş. Müthiş bir oluşum.

- İsteğe göre baharat ( kekik, kimyon, kırmızı pul biber vs.)

Yapılışı:

Önce elinizdeki bana yeter bu kadar tavuk dediğiniz miktara bakın, yemek iki ve ya daha fazla kişi içinse bu miktarı kişi sayısıyla çarpın. Eğer yemeğe katılacakların oburluk seviyesi sizinle aynı değilse kendinizi referans noktası kabul ederek, yani kendi oburluk katsayınızı 1 (yazıyla bir) kabul edip, konuklarınıza oburluk katsayısı atayın sonra katsayıları toplayarak bunu “bana bu kadar tavuk yeter” miktarıyla çarpın.

Formüle dökmek gerekirse ,

Φ: gerekli tavuk miktarı

X: bana bu kadar tavuk yeter miktarı

Ai: oburluk katsayısı , where i:1,2,..,n         A1: 1 (kendi oburluk katsayınız)

n: toplam kişi sayısı (siz dahil)

Φ=∑ , i=1 -> n, [Ai.X] (fi eşittir yazıyla sigma i 1′den n’e, Ai çarpı X)

Gerekli tavuk miktarını belirledikten sonra bu miktara uygun soğan miktarını belirlemek gerekiyor. Öncelikle yemeği tek başınıza yiyeceğinizi var sayarak, orta boydaki bir soğanın yarısını doğrayın, çok küçük dilimler olmasın ama. Önünüzdeki soğanlara bakarak, “abi bu kadar yersek kokar”  heuristic algoritmasını uygulayarak soğan miktarındaki değişikliklerle optimale yaklaşın. Daha sonra bu soğan miktarını Φ/n sayısı ile çarpın, işte size gerekli soğan miktarı.  Aynı metodu domates için de uygulayın ama domates için “abi bu kadar yersek kokar” algoritması çalışmayacağından dolayı “bu kadar koyarsam çok sulu olur” heuristic algoritmasını kullanmak gerekecektir, domateslerin kabuğunu soyup küp küp kestikten sonra bu algoritmayı rahatça uygulayabilirsiniz. Sarımsak muhabbeti gayet kolay, kişi başı bir diş sarımsak. İnce ince dilimleyin yeter.

Önce tencereye bir miktar yağ dökün, optimum yağ miktarını belirlemek için herhangi bir algoritma literatürde mevcut değil, o konuda artık hislerinize ya da annenize güveneceksiniz. Anneye güvenilen durumlarda başarı oranı çok daha yüksek. Sonra soğanları tencere atın, tencereyi ocağın üstüne yerleştirin, gaz çıkış miktarını orta seviyeye getirin, tencere ısınıp soğanlar pişene kadar tavukları kuşbaşı hale getirmekle uğraşabilirsiniz, eğer önceden bitirmiş iseniz etraftakilerle muhabbet edin, kimse yoksa oyalanacak birşeyler bulun, ara ara soğanlarla oynayın, hafif karıştırın. Soğanlar hafiften renk değiştirmeye başladığında domatesleri katın, biraz karıştırın, oyalanmaya devam edin fakat arada malzemeleri karıştırmayı unutmayın. Domatesler suyunu salıp hafiften çorba görünümüne geçtiğinde istediğiniz baharatları ve tuzu ilave edin tencereye, yine bir güzel karıştırıp homojenize edin karışımı. “Ooh cillop gibi oldu lan” kıvamında gelince tavukları tencereye boca edebilirsiniz, yalnız dikkat, kızgın yağ sıçramasın sağa sola. Homojenize etme işlemini tekrar uygulamaya koyun, tencerenin kapağını kapatın ama buhar çıkışını sağlayacak boşluk bırakmayı unutmayın. İlk başta “ulan bunda su yok bu pişmez” diye paniğe kapılmayın, tavuk suyunu salıyor sonradan, ben kapılmıştım başta. Ara ara tenceredekileri karıştırın, bu arada tavuğun rengini falan kontrol edin. Böyle böyle bir süre sonra pişecektir yemek, “pişmiyo lan bu” diye dert etmeyin. Piştiğine kanaat getirdiğinizde tencereyi başka bir bölgeye alıp ocağı kapayın, bekleyin fokurdamalar sona ersin, sonra bir adet tavuğu alıp tadına bakın, “ooh süper olmuş” kıvamına geldiyse pişmiştir, afiyet olsun. Pilav yapabilme yeteneğiniz varsa pilav yapın yanına.

En sonunda alttaki resimdeki gibi birşeyler elde etmeniz lazım. Ekmek, yoğurt ve üstünde Melis yazan kavanozu ben yapmadım, yanlış anlaşılma olmasın. Sonra bir sürü şikayet gelecek yok efenim tencereye tavuk koyup nasıl yoğurt yaptın da, tavuktan süt çıkarmı falan diye. Bu arada üstünde Melis yazan kavanozda kornişon turşu var, yanlış anlaşılma olmasın (artık nasıl yanlış anlaşılacaksa).

DSC00583

Haftaya kafe dö pari soslu biftek ile havyarlı karidesli risotto tarifi vericem.

Categories: Entel işi, Yersen Etiketler:, ,

Köpeköldüren Üreticileri Manidar Bildirisi

Haziran 4, 2008 Yorum yapın
Bir Haykırıştır Bu Garşıki Dağlara, Garşıki Dağlar Cenderme:
Kızılın siyaha, lacivertin bok rengine kaçmaya başladığı akşamlarda, yatsı namazının kılınmasını müteakip, her birimiz birer Tyler Durden olurduk, sevişme savaş diye bağırarak, ki farkına varılsın uçkur nahiyelerinin zevk-ü sefa eylemekten başka sadece tüketilen şarapların posalarını klozete ve ya en yakın duvar, çalılık vesaireye ulaştırma çabasını gerçekleştirdiğini, kat’i suretle çarpık sistemin işleyişine kamış sokma gibi bir işlev arz etmediğini.
İşte böyle bir kızılın siyaha, lacivertin bok rengine kaçmaya başladığı bir akşamda, bir önceki bu nitelikleri ihtiva eden akşamdan kalanlarla başladı haklı davamız. Renklerin hızla kirlendiği , birinciliğin beyaza verildiği takdirde ikinciğilin Okan Bayülgen’e verileceği şeklinde espri yapan düşük zekalı prokaryot yaşam formlarına olan nefretin iyicene depreştiği vakitlerdi. Ortalık karışık, demokrasi, nasyonel anarşizmin maskesi olarak entellere kakalanıp özünde totaliter bir rejim oluşturmaktaydı olayın kaymağını yiyen, kaypak para babaları için, ki o kakalaycılar, aslında global anarşizmin kendilerine mutlakiyet olarak kakalandığı kakalaklardan başka bir halt değillerdi. Bu kısır döngüsel kakalamaların farkında olan bizler, aydınlanmış olmanın verdiği hafiflikle bu kirli, karanlık ve yoz düzenin oluşturduğu gaz ve toz bulutunun ikibin mil üstünde kendimizi güvende zannederken farkettik ki babalara gelmişiz, babalara gelişimiz, yalnız ve güzel Türkiye’nin yalnız ve bir o kadar güzel aydınlık gençleri şeklinde paketlenip üstüne “ttnet, hızlı internet” şeklinde afilli fakat bir o kadar da yalan ve sahtekarlık kokan bir etiket yapıştırılıp fitil niyetine kakalanıyormuş, acımadan, acımamasına ihtimam edilmeden.
İşte o gece hepimiz bir Tyler Durden’dık. Kaosun düzen olduğun, düzülenin bizler olduğu bu ve buna benzer gecelerde, düzen yanlısı, okul çantasını akşamdan hazırlayan bizler anarşisttik aslında, ya da anarşizm kavramı düzenin kendisi kadar yozlaşmıştı içten içe. Belki de bu olağanüstü değişim, sadece yozlaşma kavramının içini boşaltmıştı ve bu kelimeyi referans alan 5 milyar eksi biz bir maskeli balodaydı ve kendilerini o kadar kaptırmışlardı ki maskelerini kendi suratları zannetmekteydi. Onların gözlerinden, maskelerinin göz nahiyesindeki mavi-kırmızı, üç boyut etkisi yaratan filmlerin ardından kendi dünyalarına ait hiperaktif, anarşizm eğilimli kedi yavruları kıvamındayken, aslında şizofrenik ve düzen yanlısı yanılsamalar mıydık, yoksa yanılsama olan bu şizofreninin kendisi miydi? Nihilizmin kutsal kase arayışımıza çomak soktuğu bu gecelerde kendimizi bulmaya çalışırken kaybolduk, ya da kayıp olan benliğimizi şans eseri bulduk. Fakat gerçekliğinden tek emin olduğumuz gerçeklik, soğuk sulardan gelen bir nesnenin bizi beklediğidir. Sorun ise gerçekliğin ne olduğunun bilinmemesinden doğan gerçeküstü yanılsamalardır. Silkinip kendimize gelmessek hepimiz yarra yering bence.
Categories: Yersen

Yarı-açık Mektup

Nisan 30, 2008 3 yorum


Biricikim Sigmund,

Bu satırları sana yazmadan önce şunu belirtmek isterim ki, bu satırları sana yazma sebebim seni kendime pek yakın hissetmemdir demeye kalmadı sana birkaç satır yazdım bile. Seni kendime yakın hissetmeme gelince, beni sakın yanlış anlama; zira benim sana karşı olan hislerim, her ne kadar sen aksini iddia edebilecek ve hatta kendince kanıtlayabilecek olsan dahi, cinsel içerikli değil, valla. Seninle ilk tanışışım nerede oldu hatırlayamıyorum ama şu kesin ki tarihin başlangıcından (İ.S. 1988) bu güne (Ö.S. 20) [yuh lan 20 sene olmuş beaa] ne zaman bir yerde sana ait bir ifadeye rastlasam, “şerrefsizim bu benim aklıma gelmişti… de tabi ben başka şekilde ifade ederdim herhalde… yok lan içime atardım, söylenir mi yav böyle şeyler alenen” benzeri içsel tartışımlarla boğuşuyorum. Ancak, tee ne zamandan bu güne değin bu içten tersinir boğuşumlarımı açık etmemeye özen göstermişimdir. Yazarayak tekrar düşündüm de; iyi etmişim aslında. İnsanın içinde her daim sadecene kendine sakladığı bir takım gizli ve saklı olgular olmalı, hatta bu olgular insanın içini duldurmalıdır. Evet Sigmund doğru okudun, seni kendime sakladım. Lakin şu da benim için acı bir gerçektir ki, insanın kafasının içinde başka bir insan saklaması, o insana (saklayan dallama) ne denli mahremiyet hissi sağlıyorsa, benim hissiyatım da o kadardan aşağı kalmadı. Zaman zaman iç seslerimden şüphelenir oldum. Ne vakit bir iç ses bana bir şeyler gevelese, bu sesin kime ait olduğunu sorgular hale geldim zamanla. Söyle bana Sig, var mıdır bu aksiyonun başka yerde timsali? İç kulağımda birtakım problemler mi vardır yoksa? Bu arada, oradan “olur mu hiç iç kulak, dön de arkana bak!” deyen bağnaz rasyonalist sesler duyar gibi oldum. Buradan o kancıklara sesleniyorum: sizi şimdi neremle duydum lan güdükler! Her neyse, fazla seslendim galiba ki sevgili çevre civar halkı beni hunharca süzmekte. Çevrecivarda hiç yabancı yok. Bildiğin üçlü tayfa. Her zamanki gibi süperben de bizimle beraber, diğer ikisinin arkasını toplayıp duruyor yine. Arkasını toplarken de sövüp durmakta yoldaşlarına. Bizim ikilinin ise boyunları bükük, sanki özgürlükleri ellerinden alınmışmış da üstüne bir de azar işitiyorlarmış gibiler. Yalnız var ya, o kadar ilerledim ama yine iletim yarım ka

Categories: Yersen
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.