Arşiv

Archive for the ‘Entel işi’ Category

Adamın Dibi | Deep Inside the Man

Mart 26, 2012 Yorum yapın

Uzun süren sessizliği birkaç bilingual manzum satırla bölüyorum:

 

“Adamdır” dediler, güvendim,

Manitayı emanet ettim.

Duramadım, tereddüt ettim,

“Adamın dibidir” dediler, “Peki” dedim…

 

Benim hatun bir afet,

Sahneye girdi mi kopardı kıyamet!

“Görünce adamın dibi düşer” dedi millet,

Görür görmez düştün be Hamlet…

 

Seni suçlamıyorum Hamlet, hata bende

Aşk bende, para bende, kariyer bende…

Al, hatun senin olsun; ne de olsa kökü bende!

N’oldu, şimdi o kadar cazip gelmedi değil mi?

Adam sen de…

 

 

“He is the man!” they said, I trusted,

My fair lady, for whom I lusted.

I couldn’t let her in your arms, my hesitation lasted;

“He is deep inside the man” they said, I said “OK”…

 

My crazy girl is hot as hell,

Whenever she appears, the stories they tell…

“She goes deep inside the man” they said;

She went deep inside you, you were the man!

 

I don’t blame you brother, it is my bad,

It is my apartment, my kitchen, my bed…

Go on, keep the hottie; I know how to catch the other fish in the sea.

What now, she’s not so tempting after all?

Adam’s got the apple, Eve has run away…

Ayva Çiçek Açmış, Yaz mı Gelecek?

Kasım 23, 2010 Yorum yapın

1723 yılının güneşli yada parçalı bulutlu olup olmadığının bilinmediği bir gününde, Antonio Vivaldi adlı zat-ı muhterem, bir keman konçertosu ile çıkageldi. Tabii ki bunu bir gün içinde olmadı ama son noktayı bir gün içinde koyduğuna emin gibiyim. Bu güzelim konçertonun adı ise Le Quattro Stagioni, yani 4 Mevsim. Çok şaşırtıcı olmamakla birlikte içinde 4 tane minik keman konçertocuğu içermekte, isimleri de yine şaşırtıcı olmamakla birlikte sırasıyla İlkbahar, Yaz, Sonbahar ve Kış.

Aşağıdaki videoda (lütfen alıcınızın dns ayarlarıyla oynayın) favorim olan L’estate (Yaz) adlı eserini paylaşmak istiyorum:

Yaz konçertosunda ister istemez Bahar gibi görece neşeli bir hava beklerken daha buruk ve sert bir tını bulmak biraz şaşırtıcı gibi, özellikle 3. bölüm bütün konçertonun en hızlı kısımı, ve bana göre en serti. Gerçi eserin yazıldığı İtalya bir adet Akdeniz ülkesi olmasından mütevelli yaz havaları İzmir’inki gibi sıcak ve boğucu bir nemliliğe sahiptir diye düşünüyorum. Bu sebeple sanatçının bünyesinde bir gerginlik yaşanmış olabilir; neden olmasın?

Alakalı olarak aşağıdaki videoda ise Joe Satriani abimizin Vivaldi ustaya saygı mahiyetinde bir çalışması mevcut, Yaz konçertosunun 3. bölümünü gitar adlı güzide enstrümanıyla yorumluyor. İyi olmuş, çok da güzel iyi olmuş, tamam mı?

 

Not: Hep geyik mi yapalım arkadaşım, biraz da güzel müzik. Özellikle milletçe kültür emperyalizminin her yönden kafamıza kafamıza kaktığı pop kültür öğelerine karşı birlik, beraberlik ve güzel müziğe ihtiyacımız olan şu günlerde…

COCO AVANT CHANEL

Kasım 17, 2010 Yorum yapın

Milletçe kültür ve sanata azami derecede ihtiyacımız olan şu günlerde Özyağ tabii ki boş durmuyor, sizin için çalışıyor, üretiyor. Stajyer yazarlarımızdan Arya’nın seviyeyi yükselten yazılarından biriyle tekrar beraberiz.

“Gabrielle  Chanel”, aslında  kokoriko kokoriko melodilerinden yadigar kalmış bir lakapla Coco. Chanel ‘e  çoğumuz o şatafatlı kıyafetler, pahalı tasarımlar ve lüks mağazalardan aşinayızdır. Ne zaman bir bayan harika tasarlanmış bir “little black dress” görse dakikalarca gözlerinin takılı kaldığı olmuştur.Tüm bu siyah asil elbiseler, maskülen döpiyesler, akla ziyan;onca bayanı çıldırtan incili takıların arkasında neler yattığını çoğumuz bilmeyiz ve ilgilenmeyiz.Bayanlar için gösteriş simgesi , erkekler için kredi kartı törpüsü olan bu markanın doğuşunda yetim bir kız çocuğunun olduğunu  kimse bilmez.

Coco Gabriel Chanel

2009 yapımı Igor Stravinsky ile Coco ‘nun aşkını anlatan filmin aksine , “Coco Avant Chanel” yani “Chanel’den önce filmi”  Gabrielle’in çocukluğu, coco olma yılları , ilk aşk çalkantıları ve Chanel markasını yaratma sürecini anlatıyor. Gabrielle ve kız kardeşinin babası tarafından yetimhaneye bırakılmasıyla başlayan filmde, Gabrielle ve kardeşi yıllarca babasının geri gelmesi hayaliyle büyüyorlar. Genç kızlık yıllarına ilk adım attıkları zamanda sahne aldıkları barda söyledikleri ‘Koko-koko-e-kokoriko’ şarkısıyla geçimlerini kazanırken aynı zamanda Gabrielle’in  Coco lakabıda barda geçirdiği bu dönemden ona yadigar kalıyor. Kardeşinin aksine gençlik döneminde bile dik başlı duruşu, maskülen tavırlarıyla göze çarpan Coco’nun karakteri Audrey Tautou’nun yaratıcı oyunculuğuyla birleşiyor.Audrey Tautou’nun ince fiziği, seyrek aldığı kaşları ve filmin bir kısmında upuzun bir kısmında ise kıpkısa olarak kullandığı saçları Coco karakteriyle bütünleşiyor.

Barda tanıştığı Fransız sosyetesinden Etienne’in malikanesinde yaşamaya başlayan Coco’nun evin her türlü imkanından faydalanmayı bilip, metres olarak yaşarken bile yaşadığı ortama kendi varlığını hissettirdiğini ve kendinden bir parça koyma tavrıyla öne çıktığını görüyoruz. Dönemin aşırı abartılı giyinen ve korseyi bir vazgeçilmez olarak gören sosyetik kadınlarına karşı duruşu, elinde makasıyla erkek kıyafetlerinden denkleştirip diktiği kıyafetler bile farklı duruşu yaratıcılığının birer göstergesi oluyor. Evdeki konumu gereği istenmeyen kapılar arkasına saklanılan kadın olmaktan kendini çıkarıp , davetlerin aranılan insanı olmayı başarıyor. Ve bunların hepsini içindeki mevcut şartlarla başarmasını biliyor.

Coco şapka tasarlarken

Cinsel açıdan mutsuzluğu ve geçinebilmesi için metres olarak yaşaması gerçeğinin getirdiği baskıyla ortaya çıkan yaratıcılığını yeni şapka tasarımlarına yansıtarak kullanıyor. Ta ki günün birinde malikaneye gelen İngiliz İşadamı Arthur Capel’le tanışıp , aşkı tadana kadar. Arthur Capel’in Coco’daki farklılığı görüp, onunla ilgilenmesi ve Coco’daki birkaç damla umudun bir araya gelmesiyle aşk için güzel bir fırsat yakalanıyor. Nam-ı diğer İngiliz işadamımız “Boy” un Coco’ dan utamayıp onun için her türlü fedakalığı yapması ve ona karşı güveniyle Gabrielle’in önü açılıyor. Girdiği ortamlar, okuduğu kitaplar ve anarşist ruhunun gelişimiyle Coco’nun tarzının iyice oturduğunu ve aynı zaman da ‘little black dress’ tasarımını izliyoruz. Ama ne yazık ki kariyerinde bir basamak daha atlayan Chanel, aşkta bir metresten öteye geçemeyeceğini “Boy” un bir başka statüsü yüksek bir kadınla evlenmesiyle anlıyor.

“Boy” ile bir süre daha metres hayatına devam eden Chanel , artık bütün Paris sosyetesi tarafından beğenilen şapkaları için bir atölye açıyor ve çalışmaya başlıyor. Evlilik konusunda umudunu yitiren Coco’yu daha çok kitap okurken, daha çok dikiş dikerken, daha çok çalışırken görmeye başlıyoruz. Sahne sanatçılarına diktiği kostümlerle de popülerliği gittikçe artan Chanel, girdiği ortamlardaki demokratik tutumu, devrimci ruhu, erkek egemen dünyada tasarımlarıyla yarattığı markası ve bugüne kadar günümüze bir motto olarak gelen ‘sade şıklığın’ savunucusu olarak ayakları yere sımsıkı basan bir kadın oluyor.Film Boy’un kaza geçirmesini Coco’nun öğrenmesiyle son buluyor.

Coco ve Boy bir davette üstünde ‘little black dress’ ile

Sadece tasarlayıp sunduğu kıyafetleriyle değil, yansıttığı kadın girişimci duruşuna öncülük eden devrimci bir ruh taşıması ile 1930’ larda başka bir devrimci olan Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği üzerine Türk Silahlı Kuvvetlerinin kıyafetlerini tasarlayan Coco, sıfırdan yarattığı bir marka ve ekolle akıllara kazınıyor ve bundan sonrada çıkacağa benzemiyor.

Kafası Hariç 35mm – Bir Filmin Anatomisi

Ekim 27, 2010 2 yorum

Blog içerisinde gözlemlenen kültür sanat etkinliklerinin coştuğu şu günlerde bir sinema eleştirisi yazı dizisi gelmemesi kaçınılmazdı, nitekim kaçamadı, kaçırtmadık. Her yazı dizisinde olduğu gibi bu dizi de tek bölümlük olacak. Geçen yazıda bahsi geçen Özyağ Kültür & Sanat Laboratuvarı çalışanları bu sefer yemeyip içmeyip sizin için sonunda bir şeyler çıkardı. Şimdi yatalım sabah erken kalkıp çalışırız diyen laboratuvar elemanlarının ağzına biber sürülüp, performans primleri yalan edilince üç gece boyunca sabahlayıp eşşek gibi çalıştılar ve bu yazının konusu olmayı hak eden filmi laboratuvar ortamında sizin için çektiler.

Yusuf Yusuf Atıyor Kalbim

Erdenaz kendi halinde takılan, alkolizm sorunları yaşayan ve AKP iktidarından önce calculus almaya başlamış fakat hala Devamını oku…

Testosteron

Mart 21, 2010 8 yorum

Sevgili okur kitlesi, Özyağ Ar-Ge Departmanı yine boş durmuyor. Ortamdaki aşırı maskülenliğin farkına varıp, bu maskülenliği nötrlemek, hiç olmadı katlanılır seviyeye indirmek için bayan yazar üretti. Takdir edersiniz ki bayan yazarımız daha ince ruhlu bir canlı, o yüzden yazıları daha ental dantel olacak, hatta kaynakça bile verecek. Karşınızda ürettiğimiz ilk bayan yazarımız Arya, ve ilk yazısı:

Oyun atölyesine adımımı atıp, arkadaşımın zoruyla tek kişilik tiyatro biletimi alırken sıradan bir sezon oyunu izleyeceğimi düşünüyorum.  Oyunla ilgili dizilen methiyeleri kulak arkası yaparak oyun gecesi ayaklarımı sürüye sürüye  salona giriyorum , gişe görevlisinin bana bahşettiği yerin hafif (!) iri kıyım bir teyze yanı olduğunu görüp yüzüm düşüyor. Artık bütün gece hafif (!) iri kıyım bir teyze ve vasat bir oyunla baş başayım . Işıklar kapanıyor. Oyun başlamadan sahnedeki televizyon ekranlarında dönen ‘Rezervuar Köpekleri’ filminden sahneler bir anda dikkatimi alıyor ve oyun sonuna kadar gözlerim sahneden bir an olsun ayrılmıyor. Hatta oyunu izleme telaşına o kadar düşüyorum ki ne attığım kahkaların sıklığından yüz kaslarımın gerilmesini ne de yanımdaki hafif (!) iri kıyım teyzenin kucağıma düşme eğilimlerini umursuyorum. Oyunun sonuna doğru bütün salon kahkahadan yorgun düşüyor ama oyunun temposu bir an olsun düşmüyor.

Polonyalı senarist, oyun yazarı ve yönetmen Andrzej Saramonowicz ‘in yazdığı , Neşe Taluy Yüce ‘nin çevirdiği ve Mitos Boyut Yayınlarından çıkan ‘Testosteron’ u izlerken bütün salon kahkalara boğuluyor ve uzun zamandır bu kadar iyi bir oyun izlemedikleri konusunda herkes hemfikir.  Oyunumuzda karmaşa düğün günü damadın gelinden ‘hayır’ yanıtı alması ve gidip başka birini öpmesiyle başlıyor. Bu olay aynı zamanda ‘erkekçe kapışma’nın da başlangıcı oluyor. Kafalar burunlar kırılıyor, gözler çıkıyor. Bu kapışmanın devamı düğün yemeği yenilecek restoranda devam ediyor. Yedi kişi ; birbirleriyle, yaşamlarıyla , anılarıyla bir arada kalakalıyor. Damadın arkadaşı Robal (İnan Ural Torun) , Baterist Fistach (Emre Karayel) , damadın babası Stavros (Metin Coşkun) ,Garson Tytus (Tuna Kırlı), damadın kardeşi hukukçu Janis (Timur Acar), magazin gazetecisi Trtyn (Mert Fırat) , damat kuş – bilimci Kornel (Onur Ünsal) ; bu yedi karakterin sürtüşmesi oyun boyunca hiç bitmiyor. Didişmelerinin ortak noktası kadınlar olan bu yedi erkek kadınları nasıl kullandıklarını anlatırken ,söyleşi ve tartışmaları onları içkininde etkisiyle kadınlar tarafından aslında nasıl kullanıldıklarını fark etmelerine götürüyor. Sürtüşmeler ve yedi erkek arasında dönen diyaloglardan çok güzel bir komedi doğuyor.

Yönetmen Kemal Aydoğan’ ın oyunu sahneye koyma biçimi mükemmele yakın. Çoğu imge bana da Üstün Akmen’in oyunla ilgili eleştirisinde olduğu gibi 1990’ ların başında İngiltere’de ortaya çıkan  şiddet , cinsellik , uyuşturucu , cinayet gibi öğeleri içinde barındıran ve şu sıralar çoğunlukla ‘DOT’ tiyatrosunda görmeye alıştığımız ‘in-yer-face’ akımını çağrıştırıyor. Oyuncuların, karakterleri ayrı ayrı ince bir şekilde irdeledikleri aşikar. Yanınızda gülerek üstünüze düşen bir teyze olsa bile mükemmele yakın oyunculuklar ve sahneye konma biçimiyle isteseniz de oyundan kopamıyorsunuz. Tabi her şey bu kadar mükemmele yakın olunca ister istemez oyunculardan birkaçı Afife Jale  ödüllerini kapıyor. Bize de bu güzel oyunu izlemek ve görmek kalıyor.

(Oyun Atölyesi / Dr. Esat Işık Caddesi, 15 Mühürdar (Moda) – Kadıköy – Telefon: 0216 345 39 39)

Kaynakça;

http://www.oyunatolyesi.com/haberler.asp?p=&id=358

http://www.tiyatro.net/makale/421/testosteron.html

Categories: Entel işi Etiketler:, ,

İlahi Komedya, Sen Adamı Güldürürsün

Kasım 24, 2009 2 yorum

[ Bu yazıda geçen her türlü karakter ve materyalin: (en azından yazanın bildiği kadarıyla) (gerçek kişi ve varlıklarla uzaktan veya yakından bağlantısı yoktur + sevgili Dante ile kesinlikle hiçbir alakası yoktur). Başlıkta bahsi geçen Güldürülen Adam’ın ise, Book of Genesis’te ve bir takım başka ruhani yaratılış hikayelerinde geçen Adam and Eve ikilisinin Adam’ıyla büyük ihtimalle bir tanışıklığı yoktur. ]

hakikaten çok nadide bir eser

Zaman ve mekânını burada açıklayamayacağımız bir ortamda geçmekte öykümüz. Karakterlerin hiçbirini bizzat tanımasa da bir şekilde aşinalığı vardır her kesimden okuyucunun. Makul ölçüde hayal gücü gerekmekte bu öykümüzden gerekli tadı alabilmek için; gücü yetmeyenler için ise bir tek özrümüz var, o da sürçer ise af ola.

Tanrı’nın canı fena halde sıkılmaktaydı. Kimsenin hatırlayamayacağı kadar uzun süre önce yarattığı kâinat ile ilgili artık yapacağı pek bir iş kalmamıştı. Yeni aldığı çift çanaklı dijital uydu sistemi çekmemekteydi tanrı katında. Zaten Mavi Gezegen’de de işler sarpa sarmaktaydı. İnsanlar artık Tanrı’nın yarattığı yeşile değil, kendi darphanelerinde bastıkları yeşile tapışmaktaydı. Şeytan bile, eskisi gibi çat kapı gelip sataşmıyordu Tanrı’ya. Koskoca Güneş Sistemi’nin sadece bir gezegenine yaşam zerk ettiği için duyduğu pişmanlık içini kemiriyordu. Zamanında fizik yasaları ile biraz oynayıp, organik moleküllerin yapısında ufak modifikasyonlara gitse işten bile değildi diğer gezegenleri de canlı kılmak. “Maksimum düzensizlik – minimum enerji’ymiş, peh, nereden aklıma geldiyse!” şeklinde başlayan kendine lanet okumaları gittikçe sıklaşmaktaydı son zamanlarda.

Gelmiş geçmiş tüm peygamberler, kendilerine ayrılan lokalde vakit öldürmekteydiler. Bir köşede iki genç peygamber tavla oynamakta, ortalarda bir masada toplanmış uzun sakallı üç yaşlı peygamber ise okeye dördüncü aramaktaydılar. O gün, normalde yemek saatlerini duyurmak ve kayıp eşyalar ile ilgili anons yapmak ile yükümlü olan hoparlörsel sistem, sıra dışı bir duyuru duyurdu: Tanrı, tüm peygamberlerini ertesi günün sabahına ofisinde beklemekteydi. Kendileri için sabah saat 6’da lokalin önünden servis kaldırılacağını, bu servisi kaçıranlar için 6.30’da bir başka servis kaldırılacağını belirtti ve geç kalmamak için özen göstermelerini rica etti hoparlör.

Peygamberler şaşkına dönmüşlerdi. Daha önce Tanrı ile yüz yüze görüşmüş olan az sayıda peygamberden biri olan Hz. Δ’nın beti benzi atmıştı, inzivaya çekildiği şu rahat yıllarda başlarına iş çıkmasından her nedense çok korkuyordu. Tecrübeli peygamberlerden Hz. Φ ise ortamı yatıştırmaya koyulmuştu: “Vardır bir bildiği, koskoca Tanrı. Hem Tanrı’nın hepimiz için planları var, merak etmeyin.” Emekliliğinin yanacağından korkan asi peygamber Hz. Σ ise kolay ikna olacağa benzemiyordu: “Uyacaktık şu şeytana, melekler o kadar öbür taraf diye kafamızın etini yediler; burada bile kafamızı doğru dürüst dinleyemiyoruz!” İnanılmaz bir şekilde ex-peygamberler adeta ikiye bölünmüştü: tanrıya sadık olanlar ve onun arkasından konuşanlar. Tanrı bu durumdan haberdar olsa kim bilir ne denli kahrolurdu. Ama ve fakat kader kavramına dayanaraktan zaten olmuş ve olacak her şeyden haberdar olmakla kalmayıp, oluşumları bizzat kendisi oluşturduğu için büyük ihtimalle zaten olan bitenden haberdardı. Tanrı bunu kendine niye yapsındı? Muhtemelen bizdeniz sefillerin anlayamayacağımız bir geniş vizyonun meyvesi olan dâhiyane düşüncelerdi bunlar.

Tanrı, peygamberlerini genellikle kafası çalışan kulları arasından seçiyor ya da onları o şekilde yaratıyordu. Ve her kafası çalışan varlık gibi, peygamberler de erken kalkmayı hiç mi hiç sevmiyorlardı. Tanrı ile bizzat tanışacağı için aşırı heyecanlı olan kara kuru genç bir peygamber olan Hz. Ω dışında herkes saatini ikinci servise yetişecek şekilde kurmuştu. Ama tanrı sevgili peygamberlerinin huyunu iyi bildiğinden, zaten 6.00’ya servis ayarlamadı bile. Hz. Ω da sabah ayazında lokalin önünde tek başına boşu boşuna bekleyecekti. “Şu hale bak” dedi içinden, “Tanrı’ya bile güven olmuyor artık.” Bu içlenmeyi algılayan Tanrı içten bir şokçuk çarptırdı Hz. Ω’ya. Saat 6.28’e dek Hz. Ω dışında bomboş olan durak, 6.29’un son saniyelerine doğru bir peygamber akınına uğradı. Tam zamanında gelen enteresan şekilli toplu taşıma aracına hızla doluşan peygamberler, yolda kestirebilecekleri rahat koltukları gözlerine kestirip açgözlülük kokan bir sandalye kapma oyununa giriştiler. Servise son anda yetişen, kılık kıyafeti oldukça yersiz ve tıraşı yarım kalmış şekilde servise teşrif eden Hz. Σ’nın da kemerini bağlamasıyla yolculuk başladı. Ve bitti. Yeter zaten buraya kadarı fazla bile oldu, hem sıkıldım da tüm içtenliğimle. Noktalamaya bile tenezzül etmiyorum bu yazgıyı

Bu yazıda kendimi anlattım

Kasım 1, 2009 4 yorum

Bir öğrencinin yemek yapma maceraları: Tavuk soteye endüstri mühendisi yaklaşımı

Sevgili Özyağ okurları, bu yazıda değişiklik yapıp kendi yediğim haltları anlatmak istiyorum, bu yazının içeriğini teşkil eden ve yenilmiş olan halt bir adet tavuk sote yemeği. Tavuk sote bir yemek olduğu için, halt olarak yenmesi gayet rahat, ayrıca besleyici. Antiparantez, yazının içeriğindekiler kurgu olmayıp, gerçek kişi ve kurumlarla alakalıdır. Gerçi kişi dediği de benim, kurum da ŞOK marketler zinciri, çok mühim şeyler değil yani.

Öncelikle “neden tavuk sote?” dediğinizi duyar gibiyim, öyle de acayip duyma yeteneklerim vardır benim. Soruyu cevaplamadan önce “neden yemek yapmak?” sorusunu cevaplayayım. Şimdi ben sosyal tespitler konusunda çok yetenkli olduğumdan kelli, farkettim ki yeni nesil hatunlar çok gevşek. Anca antin kuntin salatalar, diyet sandöviçler (gavurcası sandwich, çay bahçelerinde falan sandöviç, sandivöç vb.) yesinler, yemek yapmaya geldi mi fıs. Dedim ben yemek yapamassam ilerde aç kalırız, her gün de kantinden yenmez, o zaman ben yemek yapmaya başlayayım. Bugün yardım almadan ilk ciddi yemeğim olan tavuk soteyi yaptım, afiyetle yedim, hatta arttı, yarın da ısıtıp yerim diye dolaba koydum. Madem yemek konulu bir yazı yazıyorum, tarif vermeden geçmeyeyim. Tarife geçmeden önce belirtmek isterim ki bu yemek kişisel zevklerime göre yapılmış olup, tarif yeşil biber içermemektedir. Malzeme tedariğinde yaşanan sebeplerden dolayı da mantar kullanılamamıştır. Olsa mantarı mutlaka kullanırdım.

Malzemeler:

- Tavuktavuk:

Resimde gördüğünüz hayvanın baldır ve ya göğüs kısmındaki etler gayet lezzetli ve pişirmeye uygun, bütün bütün. Yalnız baldır etini kullanacaksanız kemiği çıkartın.

Önce hayvanı İslami usullere göre kesmeniz lazım, boğazını kesip kanını akıtın, biraz can çekiştikten sonra ölecektir. Kafayı kopartıp tüylerini yolun, iyice yolduktan sonra deriyi sıyırın (deri seviyorsanız sıyırmayın, ayrı pişirmek zor iş). Bacakları ve kanatları ayırın, sonra göğüs etini keserek alabilirsiniz.

“Bunla uğraşılır mı manyak mısın?” diyorsanız marketlerde hazır etler bulunuyor, onları da alabilirsiniz, ama bunların son kullanma tarihi muhabbeti falan var, ondan hemen yiyecekseniz alın, yoksa bozulur. Bu yüzden canlı haldekini almak daha iyi, keseceğiniz vakte kadar saklayabilirsiniz, hem bu arada yumurta da verir, sabahları yersiniz. Yemini, suyunu eksik etmesseniz bozulmaz, dolapta saklamanıza gerek yok. Yemek yapacağınız zaman, hayvandan yiyeceğiniz kadar et kesin, gerisini buzluğa atın.

- Soğan:kurusogan

Soğan doğada bol miktarda bulunan bir bitki, hafif acımsı, yemeklere lezzet katmakta üstüne yok. Marketlerde manavlarda falan var, gayet ucuz. Yalnız dikkat, soğan soyarken gözleri yaşartmakta, o yüzden koruyucu gözlük kullanmanızı tavsiye ediyorum.

- Domates:

domatesDomates de soğan gibi bol miktarda bulunan bir sebzemiz, kırmızı kırmızı çok hoş bir görüntüsü vardır. Bu aralar bir israil domatesi muhabbeti sürüp gitmekte, bence saçma, domates almak için israile kadar gitmeye gerek yok, bir sürü masraf, halbuki burada bol miktarda bulunmakta, çok pahalı da değil. Neyse domatesi tohumdan ve ya fideden yetiştirebilirsiniz. Tohumdan yetiştirmek çok uzun süreceği için direk fideye girin derim ben, nisanda ektiniz mi mayısa toplamaya başlarsınız. O kadar vakti olmayanlar için pazarda manavda da tane olarak ve ya kiloyla satılmakta.

sarimsak

- Sarımsak (kimilerine göre sarmisak):

Bu bitki gayet kokulu, ama siz de yerseniz kokmayan bir bitki, nasıl olduğunu hala anlamadım. Kokusunu bir kenara bırakacak olursak bu bitki doğa ananın ne kadar başarılı bir CEO olduğunun bir göstergesi. Bitki tam bir ölçek ekonomisi harikası. Demin bahsettiğimiz tavuk, soğan ve domates bitkilerinde ürünümüz tekli paketler halinde gelmekte, halbusi sarımsakta bir baş sarımsağın içinde yaklaşık 10 dene diş bulunmakta (burada dişin altını çizmek isterim, yemeklerde sarımsak ölçüsü diştir). Sarımsak doğanın ölçek ekonomisini ne kadar iyi kullandığının kanıtıdır. Siz bir sarımsak başını yetiştirdiğinizde, pazardan aldım bir tane eve geldim bin tane modeli bir oluşum gözlüyorsunuz, yani daha az kaynakla daha çok diş. Müthiş bir oluşum.

- İsteğe göre baharat ( kekik, kimyon, kırmızı pul biber vs.)

Yapılışı:

Önce elinizdeki bana yeter bu kadar tavuk dediğiniz miktara bakın, yemek iki ve ya daha fazla kişi içinse bu miktarı kişi sayısıyla çarpın. Eğer yemeğe katılacakların oburluk seviyesi sizinle aynı değilse kendinizi referans noktası kabul ederek, yani kendi oburluk katsayınızı 1 (yazıyla bir) kabul edip, konuklarınıza oburluk katsayısı atayın sonra katsayıları toplayarak bunu “bana bu kadar tavuk yeter” miktarıyla çarpın.

Formüle dökmek gerekirse ,

Φ: gerekli tavuk miktarı

X: bana bu kadar tavuk yeter miktarı

Ai: oburluk katsayısı , where i:1,2,..,n         A1: 1 (kendi oburluk katsayınız)

n: toplam kişi sayısı (siz dahil)

Φ=∑ , i=1 -> n, [Ai.X] (fi eşittir yazıyla sigma i 1′den n’e, Ai çarpı X)

Gerekli tavuk miktarını belirledikten sonra bu miktara uygun soğan miktarını belirlemek gerekiyor. Öncelikle yemeği tek başınıza yiyeceğinizi var sayarak, orta boydaki bir soğanın yarısını doğrayın, çok küçük dilimler olmasın ama. Önünüzdeki soğanlara bakarak, “abi bu kadar yersek kokar”  heuristic algoritmasını uygulayarak soğan miktarındaki değişikliklerle optimale yaklaşın. Daha sonra bu soğan miktarını Φ/n sayısı ile çarpın, işte size gerekli soğan miktarı.  Aynı metodu domates için de uygulayın ama domates için “abi bu kadar yersek kokar” algoritması çalışmayacağından dolayı “bu kadar koyarsam çok sulu olur” heuristic algoritmasını kullanmak gerekecektir, domateslerin kabuğunu soyup küp küp kestikten sonra bu algoritmayı rahatça uygulayabilirsiniz. Sarımsak muhabbeti gayet kolay, kişi başı bir diş sarımsak. İnce ince dilimleyin yeter.

Önce tencereye bir miktar yağ dökün, optimum yağ miktarını belirlemek için herhangi bir algoritma literatürde mevcut değil, o konuda artık hislerinize ya da annenize güveneceksiniz. Anneye güvenilen durumlarda başarı oranı çok daha yüksek. Sonra soğanları tencere atın, tencereyi ocağın üstüne yerleştirin, gaz çıkış miktarını orta seviyeye getirin, tencere ısınıp soğanlar pişene kadar tavukları kuşbaşı hale getirmekle uğraşabilirsiniz, eğer önceden bitirmiş iseniz etraftakilerle muhabbet edin, kimse yoksa oyalanacak birşeyler bulun, ara ara soğanlarla oynayın, hafif karıştırın. Soğanlar hafiften renk değiştirmeye başladığında domatesleri katın, biraz karıştırın, oyalanmaya devam edin fakat arada malzemeleri karıştırmayı unutmayın. Domatesler suyunu salıp hafiften çorba görünümüne geçtiğinde istediğiniz baharatları ve tuzu ilave edin tencereye, yine bir güzel karıştırıp homojenize edin karışımı. “Ooh cillop gibi oldu lan” kıvamında gelince tavukları tencereye boca edebilirsiniz, yalnız dikkat, kızgın yağ sıçramasın sağa sola. Homojenize etme işlemini tekrar uygulamaya koyun, tencerenin kapağını kapatın ama buhar çıkışını sağlayacak boşluk bırakmayı unutmayın. İlk başta “ulan bunda su yok bu pişmez” diye paniğe kapılmayın, tavuk suyunu salıyor sonradan, ben kapılmıştım başta. Ara ara tenceredekileri karıştırın, bu arada tavuğun rengini falan kontrol edin. Böyle böyle bir süre sonra pişecektir yemek, “pişmiyo lan bu” diye dert etmeyin. Piştiğine kanaat getirdiğinizde tencereyi başka bir bölgeye alıp ocağı kapayın, bekleyin fokurdamalar sona ersin, sonra bir adet tavuğu alıp tadına bakın, “ooh süper olmuş” kıvamına geldiyse pişmiştir, afiyet olsun. Pilav yapabilme yeteneğiniz varsa pilav yapın yanına.

En sonunda alttaki resimdeki gibi birşeyler elde etmeniz lazım. Ekmek, yoğurt ve üstünde Melis yazan kavanozu ben yapmadım, yanlış anlaşılma olmasın. Sonra bir sürü şikayet gelecek yok efenim tencereye tavuk koyup nasıl yoğurt yaptın da, tavuktan süt çıkarmı falan diye. Bu arada üstünde Melis yazan kavanozda kornişon turşu var, yanlış anlaşılma olmasın (artık nasıl yanlış anlaşılacaksa).

DSC00583

Haftaya kafe dö pari soslu biftek ile havyarlı karidesli risotto tarifi vericem.

Categories: Entel işi, Yersen Etiketler:, ,

cnbc-e dizileriyle kafayı sıyıran yurdum insanına tavsiyeler – 2

Eylül 30, 2009 2 yorum

Sansasyon yaratan yazı dizimizin ikinci bölümünde yine bir dizi ile dizinizin dibindeyiz.

“If I don’t think about it, there’s always a chance it didn’t happen.”

peep show 2

Alışması zor, bırakması çok daha zor olan bu haftaki mütevazı konuğumuz: Peep Show. Londra’nın güneyinde bir yerlerde yaşamlarını idame ettiren iki zavallı ev arkadaşını, onların ve diğer tüm insanlığın gözünden ama ve fakat yalnızca gözünden izleyebileceğimiz hoş bir Britanya dizisi. İngiliz TV Dizisi Muhripleri Cemiyeti’nden onaylı ve tavsiyeli bu eser, sıra dışı kamerasal teknikleri ve sofistike esprileri nedeni ile ortalama bir ‘Amerikan dizisi takipçisi’ni ekrana (ya da monitöre) bağlamakta zorlanabilir. Olsundur, zaten zannımca ve kanımca hedef kitle kendileri değildir.

peep show mark corrigan

Sosyal eksiklikleri ve psikolojik problemleri, ancak kendisini topluma kabul ettirme tutkusuyla örtülebilen karakterimiz Mark ile tanışalım. İsmini Almanistan’ın ex-para biriminden alan Mark, finans sektöründe çalışarak geçimini (ve hatta çoğu zaman ev arkadaşı Jeremy’nin geçimini) sağlamaktadır. Tanrı vergisi yeteneği olan çılgın saplantıları ve uyuzlukları ile insanları kendinden uzaklaştırmakta uzmandır. İletişim kurduğu arkadaşa en yakın kişilik olan Jeremy ile dahi çoğu vakit kavgalıdır felan, reziliyet yani…

peep show nancy jeremy

Evimizin ve dizimizin kısmen daha az loser olan karakteri Jeremy, Mark’ın aksine insan ilişkileri hususunda (relatif olarak) oldukça başarılı olmasına rağmen iş hayatında armut toplamakta, hatta çoğu zaman onu bile yapmamaktadır. Mark’la kıyaslandığında inanılmaz yoğunlukta bir cinsel hayatı ve arkadaş çevresi (en azından arkadaş çevresi oluşturabilme kapasitesi) vardır.

Dizimizi en çok renklendiren unsurlardan biri olan karakterlerin kendi kendileriyle tartışmasının seslendirilmesi, izleyiciyi empati manyağı kılmakta birebirdir. Bir de Super Hans adlı bir karakterimiz vardır, süperdir. Gerisini de izleyin görün canım, her şeyi de yazmayalım artık.

(Önceki yazımızda “gelecek sefere Black Books” dediydik, kandırdık sizi, eheh)

Categories: Entel işi

CNBC-E dizileriyle kafayı sıyıran yurdum insanına tavsiyeler

Eylül 6, 2009 Yorum yapın

Hey sen, okuyucu. Sen de her hafta “acep lostun son sezonu düştümü repide?” diye kendi kendine soran, ya da “yurttaki elemanlara az yavşayım da bana heroes atsınlar, lost atsınlar” diye planlar kuranlardan mısın? Peki yaptığın iş, izlediğin diziler yavaştan “Böyle mi Olacaktı?” havası mı vermeye başladı? ( Okuyucu hatırlar mısın bi ara vardı bu dizi, bir yerden sonra dizi zıvanadan çıkıp Türk halkını beyin amcıklaması yapmıştı, zaten o günden sonra televizyon izlemeyi bıraktım.)  O zaman çekinme gel otur şöyle, biraz sonra anlatacaklarımı dinle, çünkü artık Zeki Müren’de bizi görebilecek.

not: Birazdan bahsedeceğim diziler Hollywood’dan bağımsız İngiliz dizileri olduğu için bünyenizin alışık olmadığı tarzda böyle şakalar, komiklikler içerebilir.

Have you tried turning it off and on again?

The IT Crowd

Nerd fetişi olanlar için mükemmel bir dizi. Biri İrlanda’lı (buraya dikkat) iki IT departmancısı nerd eleman ve başlarında bilgisayarda sadece solitaire oynamayı bilen türk devlet memuru tadında bir abla ile nevrotik bir holding patronunun nefes kesen maceraları.

Roy

Buradaki İrlandalı Nerd kardeşimizin adı Roy, Chris O’Dowd tarafından canlandırılmakta. Hayattaki tek mal varlığı süper ilginç tişörtleri olan Roy, Türk Telekom’un destek hattına taş çıkarır bir performans sergiliyor. Aslında iç dünyasında gayet romantik bir insan olan Roy, bir gökdelenin bodrum katında tek ve haliyle en yakın arkadaşı olan Moss ile birlikte bütün gün tıkılı kaldığı için testeron seviyesi beynindeki mantıklı düşünme bölgesine giden kanı bloke edip, mallamasına sebep oluyor. En sevdiği insan tipi 5. katta çalışan bağyan arkadaşlar.

Moss

Diğer çukulata renkli kardeşimizin adı Moss, kendisi annesiyle yaşayan, delilik ile dahilik arasında gidip gelen şirin bir insan. Boş zamanlarında çiplerle ve lehim tabancasıyla oynayan Moss, sıkı bir West Ham taraftarı ve gay müzikallerine bayılıyor. Hafiften aseksüel olduğu için çok fazla karı kız muhabbetine girmeyen Moss, sadece sapık katillerden hoşlanan bayanlardan tahrik oluyor. Resimden de anlaşılacağı üzere bilimum kareli tişörte sahip olan, pantolon tercihini paçaları kısa gelen kumaş pantolonlardan yana kullanıyor.

jen

Dizideki yüksek nerd seviyesini nötrlemek için ortamda bulunan ablamızın adı Jen, gerçek hayatta Katherine Parkinson falan diye çağırılıyormuş. Ara ara çığlık kategorisine çıkan sesi, ilerde sorunlu bir teyze formuna dönüşecek olan Jen’in en büyük karakteristiği. Onun dışında gayet çapkın ama hafif cenabetlikten ötürü hayırlı bir kısmet bulamamış, IT’nin açılımı konusunda kararsız, bir IT departmanı müdürü. Solitaire konusundaki başarısından daha önce bahsetmiştik.

Dizi bol miktarda nerd esprisi içermesine rağmen, bu bilgisayar işlerinden anlamayanların “ne antin kuntin diziymiş lan bu, hay senin kafana özyağ” demesine pabuç bırakmayacak kadar komik bir dizi. Aralara serpiştirilmiş ince espriler ve ufak detaylar, diziyi daha bir eğlenceli kılmakta.

Devamı gelecek, bakkaldan manavdan ısrarla isteyin, vermesseler odunla girişin, azcık girişimci olun.

Gelecek sefere Black Books.

Categories: Entel işi

Musiki Vakti – Plug in Baby’s Damnation

Nisan 5, 2008 3 yorum

Musiki vaktinin bu bölümdeki incelememizi yapmak için belki de çok geç kalındı. tıpkı otobüs durağına geç kalıp otobüsü kaçırmak gibi. Peki kim bunlar? bu kadar ehemmiyet ihtiva eden sanat şövalyeleri, musiki aşıkları, alkolik hayvanlar. Şöyle söyliyim, biziz, Limbik Sistemimiz, hepimiziz. Hepimiz Limbik Sistemiz. Gitar özürlü egeden tut da, grubun çalabildiği tek şarkı olan plug in baby ‘i söyleyemeyen solist ece’ye, süper brutal yaptığı halde, grubun “etiyopya halk ezgileriyle bezeli çingen metal” yapmasından dolayı brutal yeteneğini ortaya koyamayan yağız’dan, baget yerine sümüklü peçete ve balık yemi kullananan CemAl’a, grubun eli tek pena tutan fakat bas çaldığı için pena kullanmayan basist özgün’den
piyanist şantör CemAk’a kadar hangimiz Limbik Sistem değiliz ki? sanırım burada adı geçmeyenler değil. peki nasıl oldu? aniden oldu. bir sabah uyandığımızda üstümüzde limbik sistem tişörtleri, etrafa saçılmış banknotlar, saçlarımızın arasına kaçmış gitar penaları, egenin kıçından çıkardığı iki adet baget, ki CemAl bu bagetleri hala kullanmaktadır, yatak kenarından sarkan dantelli tangalar falan. aslında böyle olsa fena olmazdı. fena oldu çünkü böyle olmadı. mesela şu an Metallica dan Turn the Page adlı şaheseri dinliyorum fakat bu şarkının konuyla bir alakası yok, olsaydı zaten kendimizden şüphelenmemiz gerekirdi. işte bu yüzden “abi grup kuralım” formatlı muhabbeti çevirme şartını sağladığımız gün kurduk grubu. tabi grup kurmakla bitmez, isim bulmak gerekir haliyle. İlk ismimiz, benim önerim olan, Mesane. çok iddialı bir isimdi bizim için. ortamın eline vermemizi gerektirecek kadar iddialı. ilk başta tuttuk ismi, sadece ismi mi tuttuk? hayır? o yüzden ismi değiştirmeye karar verdik haliyle, çünkü isim insanlar üstünde marjinal etkiler yaratmaya başladı, histeri krizi geçirenler olsun, panik atak geçirenler olsun, hatta prematüre doğum yapan bakire kızlar bile vardı. feci. yardımımıza biyoloji kitabı yetişti, arkasında ne kadar gudik isim var diye ararken birden o ismi gördüm. limbik sistem. birden etrafındaki bütün yazılar fluğlaştı, kamera o iki kelimeye zum yaptı. dedim işte isim budur. ismimiz bu olmalı. hemen egenin enseye bir tokat attım, “lan bak bundan süper isim olur” dedim. o da beğendi, diğer grup üyelerine açtık konuyu, oy birliğiyle kabul gördü. fekat CemAl uzun süre grubun isminin mesane olduğunu zannetmeye devam etti.
o sıralar ece yoktu etrafta, gayet heyvan takılıyorduk. müzik icraatı sıfıra yakınsamakta, yer yer negatif değerler almaktaydı. egenin bet sesiyle müzik yapılamayacağını farkedip vokal arandı. süper bir aday bulmuştuk, Çalık. opera ilahı olan bu bağyanla yollarımızı birleştirmeye çalıştık fekat nafile, opera ile “etiyopya halk ezgileriyle bezeli çingen metal” tarzları uyuşmadığından bu hayalden vazgeçtik ve Çalık’ı Yasin in şefkatli kollarına teslim ettik. bu sıralar uzun siyah saçları ince sesiyle ece beliriverdi, tam gotik metallik ses vardı. gotik metal yapmadık. yapsaydık fena olmazdı. ama onun yerine kimsenin çalamadığı, ecenin söyleyemediği plug in baby adlı şarkıyı yapmaya inat ettiler, ben etmedim. zaten çalabildiğim tek enstrüman helvacıoğlu blok flüttü. ben de o yüzden opeth dinlemeye başladım, bıraktım bunları. geri döndüğümde hala plug in baby çalmaya çalışıyorlardı. yine bıraktım, aradan bir sene geçti, hala plug in baby, hala hüsran. hezeyanlarda olan grubu tokatlayıp kendine getirmek gerekmekteydi, gelmedi. daha fazla tokatladım, yine hüsran. bu başarısız denemelerin üzerine yılmadan başarısız şekilde edilen denemelerle bir sene geçti gibi oldu. ayran günü geldi. tabi seçmelere girilmezse otoparkta dayak yenebilirdi bornova-alpaslan dolmuşları şöförlerinden ve deli murattan. seçmelere girildi haliyle. ve körvün 99 çıktığı bir tahmin sınavının üzerine seçmelerde plug in baby çalınması kimseyi şaşırtmadı, sonucun da kimseyi şaşırtmadığı gibi. kimilerine göre abesle iştigal olan bu olay, kimilerine göre ses sisteminin dandikliği ya da seçen heriflerin hımbıllığından kaynaklanan bir talihsizlikler silsilesi olarak yorumlandı. ikinci yoruma gülünüp geçildi. grup olgunlaşıp, ağaçtan düşen armut edasıyla kendine gelince bir atılım gerçekleşti. sıfır sermayeyle kurulan home studiolarda ilk albüm çıktı, kimilerine göre “high octane”, kimilerine göre “high octave” dı adı. olsundu, bizim albümümüzdü o. insanlar dinlettimdi, beğenmedilerdi. olsundu. ben de çok beğenmedim di zaten. o yüzden burada tanıtımını yapmaycem. ama buradan Sony Acid ve Soundforge programlarına ve Sony de çalışan japon amcalara selam yolluyorum. iyiki varsınız.

Categories: Entel işi
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.