Arşiv

Archive for Ekim, 2010

Kış Uykusuna Yatmayan Sivrisinek

Ekim 31, 2010 Yorum yapın
Sivrisinek
Ölçüsüz ve Seviyesiz Sivrisinek

Her şey başladığında, ben uyuyordum.

“Vınnnn!…”

Beni o anda daha fazla rahatsız edebilecek bir şey varsa, o da ancak şöyle olabilirdi: yatağa kıskıvrak bağlıyım, birisini ayaklarımın altını gıdıklıyor, aynı zamanda başka birisin de kafama oksi-yanıcı kaynak makinesi ile alev tutuyor. Daha az rahatsız edebilecek şeyler arasında ise şunlar olabilir: insan yapımı metan gazı, Londra Konferansı ve hatta belki de tebeşirin tahtaya uygunsuz açıda tutularak sürtülmesi ile elde edilen ses.

“Vınnnn!…”

İçgüdüsel olarak elimi kolumu hayvanı kovmak üzere sallamaya yeltendim. Üzerimdeki yorganın beklenmedik varlığı hareketlerimi oldukça kısıtlıyordu. Normalde, bu hayvanın vınladığı mevsimde, üzerimde bir yorgan ile uyumuyor olmam gerekirdi. Biraz kendime gelince fark ettim ki, sorun benim üstümü örtüş rejimimde değil; hayvanın vınlama sezonunu şaşırmış olmasıydı.

Hiddetle doğruldum ve gözümü açtım. Pencereden görüldüğü kadarıyla hava iyiden iyiye aydınlanmıştı. Jeton gıdım gıdım düştükçe fark ettim ki, yine işe geç kalmıştım. Heyecanla yataktan dışarı fırlayıp, saati aramaya koyuldum. Çok zeki olduğumdan, akşamları saatin alarmını kurup absürd bir yere saklıyor, sabahları alarm öttüğünde sesin geldiği yeri arama heyecanı içinde yeterince uyanacağımı düşünüyordum. Ancak bugün kendi kurduğum tuzağa düşmüştüm. Saatten ses gelmiyordu ama yine de onu bulmam gerekiyordu.

Sivrisineği unutmuştum bile. Saatin de egosunu daha fazla kabartmamak adına aramayı sonlandırdım ve saatin her nerede olursa olsun duyabileceği şekilde “Sanki tek saat sensin be, elimi sallasam ellisi!” diye homurdandım. Havlumu kapıp duş-tıraş-diş üçlüsünü icra etmek üzere banyoya girdim. Kontrolu otomatik kaptan pilota devrettim.

Kontrolü otomatik kaptan pilottan geri aldığımda, üzerim giyinik ve suratım sinekkaydıdan hallice idi. Yüzsüzlüğün dibine vurup taze tıraşlı-kolonyalı suratıma konan sivrisineği bir Selçuklu tokadı ile yanağıma yapıştırdım. Doğal olarak sinekle birlikte tokat da yanağıma yapıştı. Sineğin son şakası hiç hoşuma gitmemişti; ama en azından bir daha şaka yapamayacaktı hain sinek.

Alt kata indiğimde, apartmanımızın gerçek sahibi Tomar Cafer Küçük her zamanki gibi kapının önünde yatmış bekliyordu. Ben dışarı çıkarken saygıyla kenara çekilip yol verdi.

“Günaydın Tomar, nasılsın?” dedim. Cevab veremedi, kaşlarının ortasını yukarı kaldırıp hüzünlü bir bakışla beni uğurladı. İnsan hayvanı, şu köpek hayvanının onda biri kadar vefalı olsaydı, dünya çok sıkıcı bir yer olurdu diye düşünmedim. Henüz o kadar uyanmamıştım.

Otobüs durağına doğru yürürken şöyle bir diyaloga kulak misafiri oldum, hiç etkilenmedim diyemem. Kahramanlarımız iyi giyimli, saygıdeğer, yaşlıca bir beyefendi ile pek temiz olmayan giyimli, sevgideğer, orta yaşlı bir beyefendi. İkinci beyefendinin ekonomik durumu pek parlak olmayan bir kağıt geri dönüşüm emekçisi olduğunu tahmin ediyorum.

“Günaydın Selami!” dedi Beyefendi 1.

“Günaydın abi.” dedi Selami.

“Hayırdır, içmiyor musun bugün?”

“Daha erken be abi…”

“Seni böyle görmeye alışık değiliz be Selami. Az daha tanıyamıyordum bak.” dedi ve edeplice gülümsedi Beyefendi 1. Edepsizce kahkaha attı Selami.

Otobüs geldi, durakta durdu, “Bip bip bip”. Otobüs değildi bipleyen, dolmuştu. Oysa otobüs dolmuştu, dolmuş ise henüz dolmamıştı. Otobüsü tercih ettim, çünkü dolmuş fobim vardı. Hem otobüs biplemiyordu da.

Otobüsün dolmuş olması, görünüşe göre daha fazla yolcu almasına engel değildi. “Benim işyerimin neden servisi yok, neden bu durumda seyahat etmek durumundayım?” diye sorasım geldi beni fortlamakta olan teyzeye. Her ne kadar fortçu teyze bunu bilmese de, sorunun doğru yanıtı “Senin işyerinin zaten servisi var, ancak sen yine mandallık edip kaçırdın.” olacaktı. Olmadı.

Uzun süredir yolda olmamıza rağmen, işyerime daha çok yolumuz vardı. “Cehennemin Dibi” durağında da 7 yolcu indiren otobüs, fütursuzca yoluna devam ediyordu…

Categories: Cervus elaphus

Kafası Hariç 35mm – Bir Filmin Anatomisi

Ekim 27, 2010 2 yorum

Blog içerisinde gözlemlenen kültür sanat etkinliklerinin coştuğu şu günlerde bir sinema eleştirisi yazı dizisi gelmemesi kaçınılmazdı, nitekim kaçamadı, kaçırtmadık. Her yazı dizisinde olduğu gibi bu dizi de tek bölümlük olacak. Geçen yazıda bahsi geçen Özyağ Kültür & Sanat Laboratuvarı çalışanları bu sefer yemeyip içmeyip sizin için sonunda bir şeyler çıkardı. Şimdi yatalım sabah erken kalkıp çalışırız diyen laboratuvar elemanlarının ağzına biber sürülüp, performans primleri yalan edilince üç gece boyunca sabahlayıp eşşek gibi çalıştılar ve bu yazının konusu olmayı hak eden filmi laboratuvar ortamında sizin için çektiler.

Yusuf Yusuf Atıyor Kalbim

Erdenaz kendi halinde takılan, alkolizm sorunları yaşayan ve AKP iktidarından önce calculus almaya başlamış fakat hala Devamını oku…

Yatmadan önce 10 Milyon $’dan az bütçeli 6 film darbesi

Ekim 25, 2010 2 yorum

Özyağ Kültür & Sanat laboratuarlarımızda yürüttüğümüz projeler sonuç vermeyedursun, araştırmacılar olarak deneylerimizi yarıda kesip sizin için bu 6 filmi seçtik. Çok yüksek olmayan bütçelerle güzel işlerin yapılabileceğini kanıtlama amacı gütmeden, fütursuzca…

1. Thank You for Smoking (2005) – [$6.5M]

Thank You for Smoking

Thank You for Smoking

Başkahramanın yorumları eşliğinde anlatılan öykülerin içine çekiciliği bu eserde çok güzel örneklenmiş. Film çok da düşük bütçeli olmasa da, yapımcılar fazla bir yük altına da girmemişler hani. Sağdan soldan tanıyıp da sevdiğimiz ünlümsüler de yer almakta. Daha ne olsun sayın seyirciler…

http://www.imdb.com/title/tt0427944/

2. Sex and Death 101 (2007) – [$5M]

Sex and Death 101

Sex and Death 101

Pek bir şey hatırlamıyorum ama gayet hoş bir filmdi. Ölmeden önce seks eyleyeceği 101 bayanın ismini içeren bir listeyi yanlışlıkla eline geçiren bir abinin hikayesi. Çok komik diyaloglar filan var, zaman zamanda düşündürücü özdeyişler diyebiliyor karakterler.

http://www.imdb.com/title/tt0497972/

3. Garden State (2004) – [$2.5M]

Garden State

Garden State

Scrubs’dan tanıdığımız Zach Braff abimizin yazıp, yönetip, üstüne de oynadığı ve bütün bunları genç yaşında yaptığı değişik bir film. Değişik dediğime bakmayın, kesinlikle sıkıcı değil. Zach Bey bu filmi sırf Natalie Portman ile muhabbeti ilerletmek için yaptı dedikoduları vardı bir ara ortada. Bir sahnesinde de The Shins adı geçiyor, ki o zamanlar The Shins günümüzden 1 albüm geride ve çok da popüler olmayan bir grup.

http://www.imdb.com/title/tt0333766/

4. [Rec] (2007) – [$1.5M]

“]”]Rec

Rec

İspanyol korku-gerilim mucizesi filmimiz turnayı gö*ünden vuruyor. Tür olarak uzmanlık alanıma girmese de, başarının kokusunu alan burnum beynime çok güzel impulslar iletti. Büyük oranda gerçek zamanlı olması ve tüm filmin tek kameradan çekilmiş olması sizi korkutmasın, aksine sevindirsin. Çünkü, bu işi bazı ergenli Amerikan filmleriyle karşılaştırmayacak kalitede yapan bir eser. Tuttu diye devamını getirdiler, ama ilki gibi olmuyor hiçbir şey.

 

http://www.imdb.com/title/tt1038988/

5. Clerks (1994) – [$230K]

Clerks

Clerks

Budur. Sıradan bir hikaye, vasat oyunculuk, günlük diyaloglar, çok da süper olmayan espriler ve fakat mükemmel bir film. Nasıl oluyor demeyin, tadını çıkarın. Çıkardıktan sonra da kesinlikle IMDB Trivia patlatın. Mesela, filmin siyah-beyaz çekilmesinin nedeni renkli çekim için yeterli ışık ayarlayacak bütçe olmaması. Lafı çok uzatmadığıma bakmayın, kesin izleyin.

http://www.imdb.com/title/tt0109445/

6. Sing for Darfur (2008) – [$200K]

Sing for Darfur

Sing for Darfur

Çok dilli, çok hikayeli, çok hüzünlü, az bütçeli bir film. Hiçbir şey için olmasa, Darfur’u hatırlatması için izlenir, ki aslında hatırlatmıyor da denebilir. Darfur’da gerçekleşen hayvanlık ayıplarına pek değinmeyen film, Barcelona’da yardım amaçlı düzenlenen bir konser gününde birtakım insanın başından geçenleri anlatıyor. Konseri felan da gördüğümüz yok filmde ha, beklenti yaratmayalım. Sürükleyici dememişim, diyeyim.

http://www.imdb.com/title/tt1313147/

Dr. Strangeapetite or how I learned to stop worrying and ate the meat

Ekim 23, 2010 Yorum yapın

[Zamanında bu yazıcığı İngiliz dilinde kağıda dökmüşüm, orjinalliği kaybolmasın diye aynen dijitalize ediyorum. Altyazılar divxplanet’a düşmüş diyorlar, isteyen bakabilir.]

Before all, I will quote the sympathetic fictional chef Roland White of Whites, who apparently has given some thought on the subject:

“If God didn’t want us to eat animals, he wouldn’t have made them out of meat.” (1)

“A cow is basically all the different cuts of beef you can get in a handy leather bag.”

writing a book

Alan Davies as Roland White

Referring to phrase (1); OK, I see that this is quite similar to the reasoning we see in the suggestion: “God wouldn’t make mankind vulnerable to bullets if he wouldn’t want them to kill each other with guns.” This is totally inacceptable in most points of view (assuming there is a God). However, I believe there still is plenty of sense in people eating meat.

If only there was a way to eat meat without killing animals. What we (especially the “vegetarians” among us) don’t realize at this point is; we are killing living beings, no matter what way we choose to fulfill our dietary needs. I cannot see in which way can killing plants be more legitimate than killing animals. When we give a little thought about the similarity between plant and animal consumption (by “modern” human beings); they are both grown in artificial environment, in colonies of much greater numbers than is necessary to socialize, bred (produced) out of their will and killed violently in the end, when they reach the desired maturity by means of taste and nutrition.

A video hardly related to the plot (note the sax solo):

Note: I do not want to offend the vegetarian community – among whom I may probably join someday – by any means.

Kind regards,

 

Firar

Ekim 20, 2010 Yorum yapın

Sevgili okurlar, çöm yazar grubumuzun Arya adlı güzide üyesinin yazısını yayınlıyoruz bu postada. Arya, yazılarından da anlayacağınız gibi blogumuzun feminist, duygusal ve sanatsal tarafını oluşturmakta. Şimdi hep beraber okuyoruz. (yaaz)

Güneşli bir günü karartan kara bulutlar gibi hayatıma çöken kabusu dağıtma sürecindeydim. Suratlar anlamsız, şehirler boş, yaptıklarım gereksizken tutunabileceğim bir dal aramak faydasızdı. Eskiden savrulduğumu sanırdım ama artık tam anlamıyla uzay boşluğunda olmalıydım. Karaya çıkan bir balığın evrimleşme sürecindeki gibi sancılıydı. Sabah uyanabilmek bir nimetti, güne başlamak ise bir mucize. Varolma savaşı versem belki de hiç üzülmeden yoluma devam edebilirdim. Ama ne savaş ne de barıştan bahsedebilirdim sancılı ruhum için. Yanımdakilerin bana bakan hüzünlü gözlerinden gözlerimi kaçırmaktan yorulmuştum.

Ellerim ceplerimde soğuğu önüme katıp yürürken tek istediğim biraz ayılabilmekti. Vitrinlerdeki yansımam öyle silikti ki, kalbimin atışlarını kendim duymasam hayalet olduğumu iddia edebilirdim. Cebimdeki parayı pahalı şeyler için harcamak beni mutlu etmezdi. Boğazımdan geçecek belki biraz fazla glikozlu besin endorfinimi tetikleyebilirdi ama anlık hevesler beni tatmin etmekten çok uzaktı. Bir banka oturup gözlerimi maviliklere diktim. Uzakları düşledim, çok uzakları … Belki bir yerlerde diye başlayıp düşlemek umut vermişti. Ufukta batan kızıl güneş canımı acıtmıyordu ama güzelliklerini içime akıtmaktan öteye geçemedi. Küçük, pis sokak sularına bulanmış, bir sokak köpeği oturduğum bankın üstüne sıçradı. Elim doğal bir içgüdüyle sırtını okşamaya başladı. İkimizde koca evrenin öksüz çocuklarıydık. Arkamdan gelip geçen neşeli çiftlerin, spor yapan insanların, parkta oyun oynayan çocukların hareketliliğine göre fazla eylemsiz iki varlıktık. Sokak köpeği kirli başını bacaklarımın üstüne yerleştirdi. Sevgi ve sıcaklık istediği çok açıktı. Sadece yanlış insanı seçmişti. Sevgi ve sıcaklık veremeyecek kadar yetersizdim, ya da aciz. Ayağa kalktım, onu bankta bırakıp yürümeye devam ettim. Biraz her şeyi unutsam, biraz daha yalnız kalsam, bir az daha az düşünebilsem … Bunların hiçbirini yapamayacağımı çok iyi biliyordum. O an damarlarımdaki kanın durup akmamasını diledim. Ne kadar çok isterdim, ne kadar çok. Bir şekilde, bir yerde bir an kendimi hissetmemeyi diledim.  Ama sadece yürümeye devam ettim.

Categories: Cervus elaphus

Kıllanıyorum Mütemadiyen vol. 1

Ekim 18, 2010 2 yorum

1. bölümünden sonra devamı gelmeyecek seriler serisinin 3. bölümüne hoş geldiniz sevgili okurlar. Bu seride ara sıra aklıma gelen komplo teorilerini sizinle paylaşacağım. Tabii ki bu teoriler öyle canım vatanımızda zebil miktarda bulunan bor madenleri veya Coca Cola’nın renginin bir böceğin kabuğundan elde edildiğine dair (Bu arada böcek olayı doğruymuş, zamanında bir gıda mühendisine sordum. Ama zararı yokmuş, takılın) e-posta hesaplarınızda görmeye alışık olduğunuz şeyler olmayacak. Okuyunca “lan!?” diye tepki vereceğiniz, günlük hayatımıza farkettirmeden sızıp bir parçamız olmuş olan şeylerden derlendiğini göreceksiniz.

Üstün Türk Irkı Yaratma Projesi

Her şey sanayi devrimiyle başladı. Ne zaman James Watt, çaydanlıktan çıkan buharın birşeyleri döndürebildiğini keşfetti, işte o zaman insanoğlu, “lan bunu döndürebiliyorsak bundan tren de yaparız, otomobil de yaparız, efendime söyleyeyim robotik bilimini de geliştiririz falan” dedi, halbuki o zaman tren de yoktu otomobil de, robotik bilimi ise hak getire. Dediler demesine ama demeye kalmadan zaten teknoloji acayip gelişti, insanoğlu artık örs üzerinde çekiçle demir dövmek yerine  makineleri kullanmaya başladı.

Şekilde çekiç ve örs ile demir döveceğine, işi 1000 tonluk bu cihaza yaptırıp, sonra yan gelip yatan insanı görüyoruz.

Tabii olay sadece sanayi devrimiyle bitmiyor, tıp bilimi de bu arada acayip ilerleme kaydetti. Başım ağrıdı, kıçım ağrıdı diyene dayadılar aspirini antibiyotiği, hop taş gibi oldu. Genetik bilimi de koptu gitti bu arada. Artık sok koluna iğneyi, zerk et aşıyı, ne kuş palazı kaldı, ne difteri, ne dizanteri, hepsi hayat bilgisi kitaplarıyla beraber tozlu raflarda yerini aldılar.

Şimdilik her şey iyi güzel, ayağını uzatıyorsun masaya, hop orada robot saatte 100 adet yoğuşmalı kombiyi üretip, kutuya koyup, ağzını bantlıyor, müşteriye yolluyor. Ayağın uyuşuyor, indireyim derken ayak parmağını masanın köşesine çarpıyorsun, acıyor, ağrı kesici alıyorsun, parmak oluyor pamuk gibi . Buraya kadar olanlar hepimizin bildiği sevdiği güzel teknolojik ilerlemeler.

Gripin (kininli): Resimli instirüksiyonlara uyarak tatbik edildiği takdirde her türlü ağrıyı geçirir. Yan etki olarak burun kanaması yapabilir (bkz: resimdeki bayanın bıyık bölgesi)

Fakat asıl sorulması gereken soru şu: Eskiden robot mu vardı? Gripin mi vardı? Cevap bariz, yoktu. Eskiden insanlar bir şekilde başının çaresine bakıyordu, bakamayan zayıf halka olarak yollanıyor, teselli hediyesi olarak bir tutam pamuk veriliyordu. Şimdi işler değişti, hayat kolaylaştı, kimseyi arkada bırakmıyorlar. Tabii durum böyle olunca doğanın geliştirdiği en mühim Ar-Ge yöntemlerinden biri olan doğal seleksiyon işe yaramaz hale geliyor. Teknoloji olmasa sakalı çıkmadan ölecek olan tipler (bayanlar için de adet görmeden ölecek olanlar diye sınıflandırma yapabiliriz) maşallah 90 yaşına kadar yaşıyor. Yaşasınlar, yaşamasın demiyorum, hobi olarak yine yaşasınlar ama bunlar sonra ürüyorlar bir de. Sonuçta bu tipler gibi bir tomar tip daha peydah oluyor doğa ananın kucağına. Gerisi malum, insan evrimi folloş oluyor haliyle, daha üstün varlıklara evrileceğimize mal mal geziniyoruz ortalıkta. Bu vahim gerçeğin tek farkında olan kişi ben olamam, kağıt üzerinde var olmasa da faal halde bulunan Türk derin devleti (TDD diyelim) de bu durumun farkında gibi. O zaman kafamda şöyle bir teori oluşuyor ister istemez:

TEOREM: Teknolojik gelişmeler sonucu insanın yaşam kalitesinin artmasıyla doğal seleksiyonun etkinliğini kaybetmesi üzerine sekteye uğrayan insan evrimini sekteden çıkarmak için TDD, Türk insanının günlük yaşamında bir dizi değişiklik yaparak yaşam kalitesini çaktırmadan aşağıya çekmekte, çocuk ve gençlerin zihinsel ve fiziksel gelişimini zora sokup, bu gençlerden zayıf olanları travmatik olaylar sebebiyle ortadan kaldırılarak bir nevi yapay seleksiyon gerçekleştirmektedir.

Teorimi kanıtlamak için örnekler sunmayı planlıyorum. Sunacağım örnekler 80′lerin sonu 90′ların başındaki dönemden olacak; zira bu blogun yazar ve okur kitlesi bu dönemden olduğundan örneklerimin daha iyi anlaşılacağını umuyorum.

Not: Reis-i Cumhur Gül’ün “Türkiye’de internet sansürü yok” açıklamasına binaen youtube.com adresinde ikamet eden siteye erişim konusunda bir sıkıntı yaşamayacağınızı düşünerek, gerekli yerlerde bu siteye link vereceğim, hazır olun.

1. TV Kanallarının jenerikleri:

90′lar televizyon sektörünün çok gelişmediği, Star TV’nin InterStar olduğu yıllardı, uydu veya kablolu tv yoktu, ya da yaygın değildi bilmiyorum. Sonuç olarak Türk insanı televizyonlara sinyal gelsin de iki film, haber izleyelim diye çamaşır askısı kıvamındaki antenleri kullandılar bu yıllar boyunca. O zamanlar Show TV’nin saykodelik jenerikleriyle her program başlangıcında ve reklamlarda insanlar psikopata bağlar, bütün hafta dengesiz bir ruh haliyle gezdikten sonra pazar geceleri Parliament Sinema Kulübü’nün sunduğu pazar gecesi sinemasının hafif romantik, hafif erotik(bana hep erotik çağrışımlar yapmıştır nedense)  introsu ile bu ruh halinden kurtulup gelecek hafta için kendilerini resetlerdi. Tabii ilkokul çağındaki bizler pazar gecesi sinema kuşağını, ertesi gün okul olmasından mütevelli erken yatma uygulanmasından dolayı izleyemezdik. Bu sebeple Show TV’nin saykodelik jeneriklerinin etkisi 86 ve sonrasında doğan kuşak üzerinde çok daha büyük etkiler bırakmıştır.

2. Tarkan ve Oynama Şıkıdım Şıkıdım

O yıllar Tarkan adlı gogocu kardeşimizin “megastar” olarak gazlanmaya yeni yeni başladığı yıllardı. Halk tarafından manyak gibi sevilen, özellikle yaşlı teyzelerin takdirini kazanmış bu elemanın şarkılarıyla büyüdük ister istemez. O yıllarda bizim kuşaktan kim Pink Floyd falan duymuş ki, Türkiye’nin ilk ve tek müzik kanalı olan Kral TV ne verirse onu izliyorduk. Hal böyle olunca, Tarkan’ın kıpır kıpır omuzlarını ve kameraya doğru gözlerini belerterek yaptığı ani hamleleri  izleyerek büyüdük. İşin ilginci “Oynama Şıkıdım Şıkıdım” adlı parçanın dünya çapında popüler olup, Rus Kızıl Ordu Korosu tarafından da seslendirilmesiydi (videosunu çok aradım mamafih bulamadım). Burada da o zamanlar komünizm gelecek paranoyasıyla solcuların “marksiz gominiz” diye damgalanmasından dolayı gocunan Rusya’nın bu yüzden Tarkan manyaklığını sürdürdüğünden de kıllanmıyor değilim. Tarkan adlı gogocu şahsa bu kadar süre maruz kalmanın sonucu ister istemez cinsel gelişim sorunları, panik atak ve histeri krizleri baş göstermeye başlamıştır 90 gençliğinde.

Şekilde gözlerini belertmiş bir Tarkan'ın kameraya yaptığı ani hareketlenmelerden birini görmektesiniz.

3. Hugo ve Tolga Abi


Neredeyse bütün 90 gençliğini boş hayallere sürükleyen ikiliydi Hugo ve Tolga Abi. Bütün gençlik televizyonda izler, bir gün yarışmaya katılıp Hugo’nun helali Hugolina’yı kaltak Cadı Sila’dan kurtarma fantezileriyle büyüdü. Aynı zamanda çevirmeli telefonla yarışmaya katılan çocuklar hakkında anlatılan korkunç hikayeler ve çocukların verdiği üst düzey terbiyesiz tepkiler (aynı hikayeler yine televizyondaki street fighter oyunu için de geçerlidir) bu dönemin bütün hevesini ve girişimci ruhunu öldürmüştür. Tolga abi adlı yaşlanmayan şahsın geceleri yatarken cildini çıkarıp sıvı azot tanklarında muhafaza ettiğine yönelik söylentiler de yok değildir, en azından ben söylüyorum. Hugo gibi sanal bir tipsiz hayvana ve Tolga Abi gibi doğa kanunlarına karşı çıkan bir adama saygı duyarak bir nesil, ne kadar insanlığa yararlı olabilir, sorarım size.

 

Sonuç: Yukarıda sunulan ve sunulmak istenip de sunulamayan nice örnekler, 90 gençliğinin ne denli zor şartlar altında yetiştiğini ortaya koymaktadır. Günümüz teknolojisinin yükselttiği yaşam standardını bu şekilde aşağıya çekerek TDD yapay seleksiyonla insan evrim hızını optimum noktaya getirmeye çalışmıştır diye kıllanmıştım, ondan anlattım bunca şeyi. Esen kalın efendim.

 

Haydarpaşa

Ekim 11, 2010 2 yorum
Haydarpaşa ve Şehir Hatları Vapuru

Haydarpaşa & Vapur

Ev ile iş arasındaki yolculuğun dayanılmaz ağırlığının üzerime çökmediği vakitlerde gizli gizli zevk alıyorum günde iki kere, sanki çok sıradan bir şeymişçesine anakara değiştirme fikrinden. Biliyorum ki, bu durumda olan ve sayısı milyonlar mertebesini aşmayan insan grubunun naçizane bir parçasıyım. Dolayısıyla çok özel hissediyorum. Üstelik de İstanbul gibi bir şehirde ev-iş arası yolculuk süresini 1 saatin altında tutmayı başaran insanların henüz kurulmamış kulübünün fahri kurucu üyesiyim.

Söz konusu yolculuk, sanki sizi çok ilgilendirirmişçesine; banliyö treni ve şehir hatları vapuru olmak üzere iki ana kısımdan oluşmakta. Bu iki aracın kesiştiği yerde ise tüm heybetiyle Haydarpaşa Garı manzaranın tadına varmakta… Mutlu bir yaşam sürebilmek için ihtiyaç duyduğum parayı kazanmak amacıyla gayet mutsuz günler geçirdiğim işyerim, kendisine ulaşabilmek için verdiğim bu mücadeleden habersiz, her sabah beni beklemekte. Bu cümle ile birlikte hazırlık kısmını tamamladık, hâlâ bizimle beraber olan okuyucularımız için hikâyemize başlayalım…

Sabahın körüydü. İnsanlar, neden bu saatte bir yerlere yetişmek durumunda olduklarını düşünmek için yeterli kendine gelmiş olma düzeyine erişmiş olmamanın huzuru ve sersemliği ile yollara dökülmüşlerdi. Böyle zamanlarda, “yollara dökülmek” deyimi deyimliğinden utanıyordu; çünkü insanlar dev bir insan sürahisinden dökülmüşçesine yolları doldurmuştu. Dolayısıyla hiç bir mecazi yükümlülüğü kalmayan deyim, kendisini sanatsal değeri olmayan bir sözcük toplaşması gibi görmekteydi.

Haydarpaşa iskelesinden vapura uzun atladım. Kendime bir popoluk yer bulup, popomu tedirgin bir şekilde oraya yerleştirdim. Uyuyasım yoktu, Aşkın’ı düşünüyordum. Artık dananın kuyruğu bugün kopacaktı, zira kendisine açılacaktım. Kendimi bu açılma fantezilerimden dolayı liseli hissediyordum, fakat pişman değildim. Hoşuma bile gidiyordu. Aynı binada, iki kat yukarıda kendine yer edinmiş iş arkadaşım Aşkın’a olan aşkım bir gün önce kuşluk vakti filizlenmişti. Ofisimizin dedikoducu ablası Sercan Hanım, Aşkın’la çöpümüzü çatma teklifimi reddetmişti. Olsundu, zira ağzı torba olmayan Sercan Hanım’dan asıl beklentim duygularımı benim adıma Aşkın’a açmasıydı. Böylece Aşkın’ın tepkisini gözlemleyip, maça 1-0 önde başlama niyetindeydim.

Sercan Hanım kendisinden bekleneni kısa sürede verdi. Nasıl anladım: dün akşama doğru Aşkın, normalde hiç işi olmamasına rağmen bizim departmana indi. Bu kadarını beklememe rağmen, benim masama kadar gelmeye ve hatta bana iş ile ilgili bir soru sormaya bile cüret etti. Sorusunu anlamamama rağmen, gayet amatörce hazırlanmış bir “sırf soru olsun” sorusu olduğunu tahmin ettim. Gözlerinin içine baktım ve çok meşgul olduğumu, kendisiyle yarın ilgileneceğimi söyledim. Ardından kendi tasarımım olan şirket antetli Sudoku’mu çözmeye döndüm. O an gözlerine baktığımda sadece bir çift güzel göz gördüm, çünkü gözlerden ruhani yazılar okuyan yarı-psişik insanlardan değildim.

İşte bugün ilgilenecektim Aşkın ile… İki kat yukarıya çıkıp kendisine çıkma teklif edecektim. Bizim yaşımızdaki insanlar bu ifadeyi kullanıyorlar mı bilmiyorum. “Çıkma teklif etmek” en aşağı 15 yıldır duymadığım bir tabirdi. O halde, anlamayanlar için başka şekilde ifade etmek gerekirse: Aşkın ile romantik bir heteroseksüel ilişkinin tohumlarını atmak üzere ikili bir aktivitede bulunma önerimi kendisine sunacaktım. Dün, Sercan Hanım’ın yaptığı insanlık dışı laf taşımaya bu kadar çabuk geri dönüş yaptığına göre, büyük bir ihtimal ile de olumlu yanıt alaca-

Daha kafamın içerisindeki cümlenin sonunu getirememiştim ki büyük bir sarsıntı-gümbürtü kombinasyonu ve ardından gelen insan çığlıklaşmaları eşliğinde düşüncelerimden sıyrıldım (Inception tabiri ile 0,5 level aşağıya indim). Devasa bir kuru yük gemisi, vapurun kıçına iskele tarafından tacizde bulunmaktaydı. Fakat bu şartlarda öyle masum bir pandik vakası, tecavüzsel sonuçlar doğurabilirdi; doğurdu da. Bu taciz durumunu biraz daha ayrıntılandırmak gerekirse; kuru yük gemisinin baş tarafında Titanik pozisyonu gerçekleştirmekte olan farazi bir çift, aşağıya baktıklarında bir şehir hatları vapurunun içinden geçmek suretiyle arkasından büyükçe bir parçayı kopardıklarını göreceklerdi.

Ben vapurun baş tarafında, yüzüm kıça dönük şekilde oturduğumdan dolayı olayı – biraz geç de olsa – güzel bir açıdan gözlemleme fırsatı elde etmiş oldum. İnsanlar, vapurun arkasından önüne doğru çığlıklar eşliğinde koşmaktaydılar. Bazı maceraperestler kendilerini denize atmaktaydılar. Bunlar arasından seçtiğim birkaç talihliye vapurun kenarında dizili olan turuncu plastik simitlerden fırlattım. Fırlattığım simitler, genelde seçtiğim talihlilerden oldukça uzağa düşse de, soğukkanlılığım beni korkutmaktaydı. Farkında olmadan yukarıdaki raflardan kendime bir can yeleği almış olduğumu çok sonra, deniz suyuna kavuştuğum anda fark edecektim. Bütün bunlar olmakta iken acımasız kuru yük gemisi hunharca yoluna devam etmekteydi. Göz ucuyla geminin ismine bakıp – kendisine çarpıp kaçan aracın plakasını ezberleyen yayaymışçasına – hafızama not aldım. Uskurunu az önceki tacizde kurban veren vapurumuz, yavaşlayarak durdu. Artık düşey olarak, boğazın derinliklerine doğru olan hareketine yavaş yavaş başlıyordu.

“Nerede bu devlet?”, “Tanrı’nın varlığı ihtimaline karşı son bir dua mı etsem?, “Aşkın’cığım da çok üzülecek…” düşüncelerine dalmaya henüz başlamıştım ki, bulunduğum güverte de deniz seviyesine inmişti. O an, elimdeki can yeleğini fark ettim. Kendimi gemiden uzaklaştırarak üstüme doğru gelmekte olan motora el kol yapmaya başladım. Bir ara, motorun kaptanıyla göz göze geldiğimizi düşündüm ama gözlüğümü düşürdüğümden dolayı bundan emin olamadım. Yakınımda duran motora kıç tarafından bindim.

Motor’a akbil basmadan binmenin gururunu yaşıyordum ki, denizdeki kargaşayı gördüm. Vapurumuz iki direği dışında tamamen suya gömülmüştü, etrafında saçılmış yüzlerce insan gelen teknelere bindirilmekteydi. Bizi taciz eden kuru yük gemisi de Allah’ından bulmuş ve yan yatmıştı. Geminin kuru yükü, açılan ambar kapakları sayesinde özgürlüğüne kavuşmuş, boğazda yüzmeye inmişti. İçimden şehir hatları vapurunu bir kez daha tebrik ettim; kıçıyla koca gemiyi devirmişti. Aferin vapur.

İstanbul Boğaz Motor

Motor

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.