Arşiv

Archive for Mart, 2010

CNBC-E dizileriyle kafayı sıyıran yurdum insanına tavsiyeler – 3

Mart 27, 2010 Yorum yapın

Father Ted

Ted, Dougal, Jack and Mrs. Doyle

Bu yazımızda bahsi geçen dizimizin memleketi İrlanda ve dili İrlandaca olmasından kelli “alışık olmayan bünyelerde alışılmadık etkiler yaratabilebilir” uyarısında bulunaraktan yasa karşısındaki sorumluluğumu iyice hafifletmiş olmanın verdiği rahatlıkla arkama yaslanıyorum. Dizinin dilinin İrlandaca olmasından hiç tırsmayın, zira İngilizce bilip hiç İrlandaca bilmeyen 100 İsviçreli bilim adamı üzerinde yaptığımız deneylerde, çok kısa sürede İrlandaca’ya alışılıp anlaşılabildiğini ortaya koymuş bulunmaktayız.

  • Mekan: Craggy Island isimli uydurmaca bir ada (“Crappy” ile “Craggy” arasındaki fonetik benzeşime dikkat çekmeye bilmem icap var mı?)
  • Hava: Genelde kapalı, rüzgarlı, yer yer yağmurlu. Her daim depresif
  • Yazış ekibi: Arthur Matthews ve Graham Linehan (yay!)
  • Sene: 1995-1998 (3 sezon, 25 episot)

Karakterler:

Dizimizin belli başlı 4 karakterinden 3′ü peder, 1′i ise adeta bir valide…

Peder Ted CrillyFather Ted Crilly

3 pederden görünüşte en aklı başında ve normal olanıdır. Tükenmek bilmeyen bir TV’de görünme tutkusu ve az biraz para düşkünlüğü bulunur. Father Dougal’ı eğitmeyi ve Father Jack’in bakımını adeta tek başına üstlenmiştir. Kendisini canlandıran Dermot Morgan malesef 1998 yılında ölmüştür. Şöyle sözler etmişliği vardır:

“I’m not a fascist. I’m a priest. Fascists dress up in black and tell people what to do. Whereas priests…
…More drink!”

“That’s the great thing about Catholicism – it’s very vague and no-one knows what it’s really all about.”

Peder Dougal McGuireFather Dougal McGuire

Ardal O’Hanlon isimli arkadaşın canlandırdığı bu karakter, alıklığının altında çakmadan ve çaktırmadan çok pis laflar edebilen bir çakal büründürür. Söylendiğine göre akvaryumda 10 balık hafızasına sahiptir. Ardal Bey, stand-up’çı kişiliğiyle bir Büyük Britanya dizisi çevirmek için British Sitcomcular Derneği’nin talep ettiği “dizide en az 1 stand-up’çı oynayımı” şeklindeki kontenjan sayesinde diziye katılmıştır. Ne demiş:

“Do you believe in God, then Ted?”

“God, I’ve never seen a clock at 5 a.m. before!”

Peder Jack HackettFather Jack Hackett

Fazla söylenecek bir şey yok. (sadece şunu söyleyeyim: resmi punkhairstyles.info adlı bir siteden aldım, budur)

“Drink! Feck! Arse! Girls!”

“FECK OFF, CUP!”

“That would be an ecumanical matter!”

Bayan DoyleMrs. Doyle

Kendisi çok misafirperver ve gizemli bir kişiliğe sahiptir. Kendisinin catch phrase’i ise: You’ll have some tea… are you sure you don’t want any? Aw go on, you’ll have some. Go on go on go on go on go on go on go on go on … şeklinde sürer gider.

“Oh she writes such filth, Father. It’s always “Feck this” and “Feck that” – and sometimes she even uses the “F” word!”

İlgilenenler için http://www.feck.net/ isimli muazzam bir site gerçekten de vardır. Kapanışı da tabii ki “My Lovely Horse” ile yapıyoruz.

Testosteron

Mart 21, 2010 8 yorum

Sevgili okur kitlesi, Özyağ Ar-Ge Departmanı yine boş durmuyor. Ortamdaki aşırı maskülenliğin farkına varıp, bu maskülenliği nötrlemek, hiç olmadı katlanılır seviyeye indirmek için bayan yazar üretti. Takdir edersiniz ki bayan yazarımız daha ince ruhlu bir canlı, o yüzden yazıları daha ental dantel olacak, hatta kaynakça bile verecek. Karşınızda ürettiğimiz ilk bayan yazarımız Arya, ve ilk yazısı:

Oyun atölyesine adımımı atıp, arkadaşımın zoruyla tek kişilik tiyatro biletimi alırken sıradan bir sezon oyunu izleyeceğimi düşünüyorum.  Oyunla ilgili dizilen methiyeleri kulak arkası yaparak oyun gecesi ayaklarımı sürüye sürüye  salona giriyorum , gişe görevlisinin bana bahşettiği yerin hafif (!) iri kıyım bir teyze yanı olduğunu görüp yüzüm düşüyor. Artık bütün gece hafif (!) iri kıyım bir teyze ve vasat bir oyunla baş başayım . Işıklar kapanıyor. Oyun başlamadan sahnedeki televizyon ekranlarında dönen ‘Rezervuar Köpekleri’ filminden sahneler bir anda dikkatimi alıyor ve oyun sonuna kadar gözlerim sahneden bir an olsun ayrılmıyor. Hatta oyunu izleme telaşına o kadar düşüyorum ki ne attığım kahkaların sıklığından yüz kaslarımın gerilmesini ne de yanımdaki hafif (!) iri kıyım teyzenin kucağıma düşme eğilimlerini umursuyorum. Oyunun sonuna doğru bütün salon kahkahadan yorgun düşüyor ama oyunun temposu bir an olsun düşmüyor.

Polonyalı senarist, oyun yazarı ve yönetmen Andrzej Saramonowicz ‘in yazdığı , Neşe Taluy Yüce ‘nin çevirdiği ve Mitos Boyut Yayınlarından çıkan ‘Testosteron’ u izlerken bütün salon kahkalara boğuluyor ve uzun zamandır bu kadar iyi bir oyun izlemedikleri konusunda herkes hemfikir.  Oyunumuzda karmaşa düğün günü damadın gelinden ‘hayır’ yanıtı alması ve gidip başka birini öpmesiyle başlıyor. Bu olay aynı zamanda ‘erkekçe kapışma’nın da başlangıcı oluyor. Kafalar burunlar kırılıyor, gözler çıkıyor. Bu kapışmanın devamı düğün yemeği yenilecek restoranda devam ediyor. Yedi kişi ; birbirleriyle, yaşamlarıyla , anılarıyla bir arada kalakalıyor. Damadın arkadaşı Robal (İnan Ural Torun) , Baterist Fistach (Emre Karayel) , damadın babası Stavros (Metin Coşkun) ,Garson Tytus (Tuna Kırlı), damadın kardeşi hukukçu Janis (Timur Acar), magazin gazetecisi Trtyn (Mert Fırat) , damat kuş – bilimci Kornel (Onur Ünsal) ; bu yedi karakterin sürtüşmesi oyun boyunca hiç bitmiyor. Didişmelerinin ortak noktası kadınlar olan bu yedi erkek kadınları nasıl kullandıklarını anlatırken ,söyleşi ve tartışmaları onları içkininde etkisiyle kadınlar tarafından aslında nasıl kullanıldıklarını fark etmelerine götürüyor. Sürtüşmeler ve yedi erkek arasında dönen diyaloglardan çok güzel bir komedi doğuyor.

Yönetmen Kemal Aydoğan’ ın oyunu sahneye koyma biçimi mükemmele yakın. Çoğu imge bana da Üstün Akmen’in oyunla ilgili eleştirisinde olduğu gibi 1990’ ların başında İngiltere’de ortaya çıkan  şiddet , cinsellik , uyuşturucu , cinayet gibi öğeleri içinde barındıran ve şu sıralar çoğunlukla ‘DOT’ tiyatrosunda görmeye alıştığımız ‘in-yer-face’ akımını çağrıştırıyor. Oyuncuların, karakterleri ayrı ayrı ince bir şekilde irdeledikleri aşikar. Yanınızda gülerek üstünüze düşen bir teyze olsa bile mükemmele yakın oyunculuklar ve sahneye konma biçimiyle isteseniz de oyundan kopamıyorsunuz. Tabi her şey bu kadar mükemmele yakın olunca ister istemez oyunculardan birkaçı Afife Jale  ödüllerini kapıyor. Bize de bu güzel oyunu izlemek ve görmek kalıyor.

(Oyun Atölyesi / Dr. Esat Işık Caddesi, 15 Mühürdar (Moda) – Kadıköy – Telefon: 0216 345 39 39)

Kaynakça;

http://www.oyunatolyesi.com/haberler.asp?p=&id=358

http://www.tiyatro.net/makale/421/testosteron.html

Categories: Entel işi Etiketler:, ,

yıllık.template

Mart 19, 2010 1 yorum

Bizim ege kıyılarında sere serpe uzanık vaziyette güneşlenmekteyken her zaman bahsettiğimiz bir olgu olan andaç kavramı, güzel ve yalnız yurdumun çoğu diğer köşesinde yıllık olarak lanse edilmekte. Ancak her ne denirse densin, mezun olmaya yaklaşan her gencin kafasını kurcalayan iki büyük problemden birisi: “Ayol bilmemkaç sene şu okulda sürttüm durdum, milyonlarca arkadaş edindim de; şimdi bunların yıllıklarına teker teker nasıl yazacağım?” şeklinde bir serzeniş olarak baş gösterir.

Biz de, Özyağ AR-GE departmanı laboratuarlarında blöflü pişti turnuvası yapadurarken; bir yandan da insanlığın üzerine kara bulut gibi çökmekte olan şu yıllık sorunsalına da bir çözüm getirelim dedik. Başlıktan da anlaşılacağı gibi, evrensel geçerliliği olan şu şablonu (template) geliştirdik. Hatta size ultra bir kıyak da yaparaktan, bu şablonun kullanımında hiçbir teliftir, atıftır, kaynak göstermedir istemiyoruz ve sizi o sınırlı kelime kotanızla başbaşa bırakıyoruz:

[Sevgili bilmemkim / Biricik bilmemkim / bilmemkim’cik / Kalbimin oturma odacığı / Aşkım],

Seninle bilmemnere’de bilmemnezaman’da tanıştığımdan beri içindeki o [sevecenliği / çocuğu / yaşama sevincini] hiç kaybetmedin. Daha ilk bakışmamızda sana kanım ısınmıştı zaten, ve seni tanıdıkça [hayatımda / kalbimde / arkadaş çevremde] edindiğin yer daha da değer kazandı. Seninle tüm o [yaşadıklarımız / sevişmelerimiz / maceralarımız / gezilerimiz / muzipliklerimiz] hayatıma ayrı bir tat kattı. Özellikle de hani burada bahsedemeyeceğim [çok salak bir sözcük ya da söz dizisi] muhabbetimiz çok [renkliydi / baydı / uzun sürdü / unutulmazdı]. Sensiz bir hayat benim için çok [sıkıcı / monoton / hüzünlü / tatsız-tuzsuz] [olacak / olur]. [Umarım / Eminim] gelecekte bir gün hayat bizi tekrar karşı karşıya [getirir / getirecektir] [opsiyonel: ve umarım o zaman sen benden daha başarısız bir insan olmuş olursun]. O güzel gülüşün yüzünden, o güzel saçların kafandan hiç eksik olmasın. Hep böyle kal, beni unutma.

[Sözcük sayısını arttırma amaçlı opsiyonel: Keşke daha fazla yer olsaydı da tüm gereksiz geyiklerimizi buraya özetleyebilseydim / Çok üzgünüm ki bu kadarcık yere dostluğumuzu sığdırmak mümkün değil, ancak bir fikir verebilir bu cümleler... ]

Alien’s Nest

Mart 16, 2010 2 yorum

Alyen değil Elyın

Sigourney Weaver ablamızın oynadığı Alien serisini, tüm seriyi olmasa da en az bir filmini, izlemeyen yoktur herhalde, varsa yazıklar olsun. Filmi özetleyecek olursak, bir grup arkadaşın uzak bir gezegene daş gaya toplamak için gittiklerinde yaşadıkları duygusal anlar konu alınıyor, ve bu duygusallığın içine eden eciş bücüş yaratıklar. İşte filmde en başta tek tük bu hayvancıklar belirip iki üç elemanı kapıyor, kiminin kolunu bacağını ham yapıyorlar, sonra adamlar farkediyor ki bunlardan tonlarca varmış falan. Olay düşündüklerinden çok daha ciddi yani. Alien aslında bir bilimkurgu filminden çok öte bir yapıt bence. Günümüz Türk toplumu ile Alien arasında ciddi analojiler kurulabilir, zaten yazının olayı da o, yoksa niye bahsedeyim.

Öncelikle belirtmek isterim ki Alien dediğimiz şey alyenden ziyadesiyle farklıdır. Alyen dediğimiz olay yandaki resimdeki nesne olup, tornavida gibi bir cihazdır, anahtar da denir. İnsanlar Cem Yılmaz’dan görüp “alyen değil elyın, alyen bu, ehehe mehehe” şeklinde espriler yapmakta fakat “alyen nedir?” diye sorulduğunda apışıp kalmaktadır. O yüzden akıllı olun, adam olun len! Zaten o AROG fragmanında doktorun “alyen bu! sizinkisi elyın” diyip Çat! diye o ışıklı aparata yapıştırdığı şey de şu yandaki alyen anahtarlarından başka birşey değildir.

Türk – İslam Kültürü ve Alien Gerçeği

Evet, Alien dedik, Türk toplumu dedik, analoji dedik, tabii ki boşuna demedik bunları. Biraz önce bir video izledim ve bu korkunç gerçek kafama dank etti. Videoyu sizinle paylaşmadan önce bir noktaya daha değinmek istiyorum: Bir Türkiye gerçeği olarak Ajdar.

Ajdar adlı şahıs bilindiği üzere gerek şarkıları, gerek dansları, gerek olay yaratan, gündeme bomba gibi düşen açıklamalarıyla sürekli gündemde olan bir şahıs. Aynı zamanda mühendis, işin dehşet verici boyutu da bu zaten, senin benim gibi bir adam bu. Düşün, sen evinden/yurdundan bölüme giderken falan “the grass was greener…” diye mırıldanırken, bu arkadaş boş zamanlarında kendi icadı olan bir şarkının sözlerini”çikta çikta, çikta çikta, çik çik çik…” diye mırıldanmakta, bu yine iyi. Bir de bu mırıldanmayı avaz avaz bağırma formatına çevirip yanına da dans diye tabir edilen hareketleri kattığında olayın vahameti katlanarak artmakta.

Şimdi kendimizi Alien filmindeki insanların yerine koyalım, eyvallah gittik bir gezegene, orayı burayı kazıyoruz, madenler falan fıstık, ortam güzel, teknoloji had safhada, herkesin iPhone’a on basan telefonlar falan var, dokunmatik ekranlı, vs. Bir gün karşımıza garip bir hayvan çıkıyor, böyle kafası bir garip, değişik hareketler, acayip acayip sesler, bildiğin tehlike arz eden bir canlı var karşımızda. Ayrıca durumumuz filmdeki arkadaşlardan daha vahim, orada en azından hayvanı gördün mü boku yediğini anlıyosun, salyaları akıta akıta yardırmış geliyor karşından. Bizim durumumuz vahim, insan kisvesi altında aramızda bu tehlike. Neyse, bakıyoruz tek kişi bu, kahveden adam toplasak 10 tane, kuytuya çektik mi, veririz beline meşe odununu, herkes rahatlar. Ama durum öyle değil, filmi hatırla şimdi, adamlar gaza gelip silahları kuşanıyorlar, maksat hayvanların mekanı basmak ama mekan dediğin bildiğin seri Alien üretim hattı, tonlarca hayvancık içerde. Bizim durum da böyle işte, Ajdar’dan tonlarca var, al bu da kanıtı:

4 dakika 13 saniye boyunca dayanabildiysen, farkettiğin üzere tonlarca apaçi bir mekana toplanmış, tatbikat yapmakta. Abi nasıl bir mekan burası? Bu kadar apaçi nasıl bir araya gelmiş? Daha kritik bir soru soracak olursak, ne amaçla bir arada bunlar? Karı kız kesmek için desen, ortamda hatun yok, silme apaçi. O zaman o danslar kime? Bu kadar apaçiyi kendi rızalarıyla bir yerde toplaman imkansız, mümkünatı yok. Bağlasan durmazlar. O zaman geriye tek bir açıklama kalıyor: Bunlar o mekanda toplanmadılar, zaten hep oradaydılar. İşte o mekan, filmdeki arkadaşların yardırmaya gittikleri mekan. Tehlikenin farkında olmadan gittikleri, bütün Alien’ların doğduğu mekan.

Çok üzgünüm ama spoiler veriyorum, filmi izleyenler hatırlar, bizim elemanlar daha sonra bir kraliçe Alien (kraliçe arı gibi bir olay) olduğunu farkediyorlar. Bu hatun, bütün gün oturup fabrika gibi Alien basıyor (anlamayanlar yandaki resme baksın). İşte şimdi analojini son halkasına geliyoruz, kraliçe apaçi kim? Siz diyin videoda “bravo… hadi bakıyim hipapçıları göreyim ben şimdi” diye gaz veren dj, ben diyeyim videoyu çeken kişinin “hade muammet abe  hade, ayıp sana be yae” diye sitem ettiği, diğerlerinden yaşça büyük olduğu belli olan, beyaz gömlekli “Muammet” abi. Apaçilik bir Türkiye gerçeği sevgili dostlar, her türlü ortamda, her türlü şartlar altında onlar varlar, fakat biz, tehlikenin farkında mıyız?


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.