Not: Blog yazarlarının dünyayı ele geçirme gibi hain planları bulunmamaktadır.
Not: Blog yazarlarının dünyayı ele geçirme gibi hain planları bulunmamaktadır.
İlahi Komedya, Sen Adamı Güldürürsün
[ Bu yazıda geçen her türlü karakter ve materyalin: (en azından yazanın bildiği kadarıyla) (gerçek kişi ve varlıklarla uzaktan veya yakından bağlantısı yoktur + sevgili Dante ile kesinlikle hiçbir alakası yoktur). Başlıkta bahsi geçen Güldürülen Adam’ın ise, Book of Genesis’te ve bir takım başka ruhani yaratılış hikayelerinde geçen Adam and Eve ikilisinin Adam’ıyla büyük ihtimalle bir tanışıklığı yoktur. ]
Zaman ve mekânını burada açıklayamayacağımız bir ortamda geçmekte öykümüz. Karakterlerin hiçbirini bizzat tanımasa da bir şekilde aşinalığı vardır her kesimden okuyucunun. Makul ölçüde hayal gücü gerekmekte bu öykümüzden gerekli tadı alabilmek için; gücü yetmeyenler için ise bir tek özrümüz var, o da sürçer ise af ola.
Tanrı’nın canı fena halde sıkılmaktaydı. Kimsenin hatırlayamayacağı kadar uzun süre önce yarattığı kâinat ile ilgili artık yapacağı pek bir iş kalmamıştı. Yeni aldığı çift çanaklı dijital uydu sistemi çekmemekteydi tanrı katında. Zaten Mavi Gezegen’de de işler sarpa sarmaktaydı. İnsanlar artık Tanrı’nın yarattığı yeşile değil, kendi darphanelerinde bastıkları yeşile tapışmaktaydı. Şeytan bile, eskisi gibi çat kapı gelip sataşmıyordu Tanrı’ya. Koskoca Güneş Sistemi’nin sadece bir gezegenine yaşam zerk ettiği için duyduğu pişmanlık içini kemiriyordu. Zamanında fizik yasaları ile biraz oynayıp, organik moleküllerin yapısında ufak modifikasyonlara gitse işten bile değildi diğer gezegenleri de canlı kılmak. “Maksimum düzensizlik – minimum enerji’ymiş, peh, nereden aklıma geldiyse!” şeklinde başlayan kendine lanet okumaları gittikçe sıklaşmaktaydı son zamanlarda.
Gelmiş geçmiş tüm peygamberler, kendilerine ayrılan lokalde vakit öldürmekteydiler. Bir köşede iki genç peygamber tavla oynamakta, ortalarda bir masada toplanmış uzun sakallı üç yaşlı peygamber ise okeye dördüncü aramaktaydılar. O gün, normalde yemek saatlerini duyurmak ve kayıp eşyalar ile ilgili anons yapmak ile yükümlü olan hoparlörsel sistem, sıra dışı bir duyuru duyurdu: Tanrı, tüm peygamberlerini ertesi günün sabahına ofisinde beklemekteydi. Kendileri için sabah saat 6’da lokalin önünden servis kaldırılacağını, bu servisi kaçıranlar için 6.30’da bir başka servis kaldırılacağını belirtti ve geç kalmamak için özen göstermelerini rica etti hoparlör.
Peygamberler şaşkına dönmüşlerdi. Daha önce Tanrı ile yüz yüze görüşmüş olan az sayıda peygamberden biri olan Hz. Δ’nın beti benzi atmıştı, inzivaya çekildiği şu rahat yıllarda başlarına iş çıkmasından her nedense çok korkuyordu. Tecrübeli peygamberlerden Hz. Φ ise ortamı yatıştırmaya koyulmuştu: “Vardır bir bildiği, koskoca Tanrı. Hem Tanrı’nın hepimiz için planları var, merak etmeyin.” Emekliliğinin yanacağından korkan asi peygamber Hz. Σ ise kolay ikna olacağa benzemiyordu: “Uyacaktık şu şeytana, melekler o kadar öbür taraf diye kafamızın etini yediler; burada bile kafamızı doğru dürüst dinleyemiyoruz!” İnanılmaz bir şekilde ex-peygamberler adeta ikiye bölünmüştü: tanrıya sadık olanlar ve onun arkasından konuşanlar. Tanrı bu durumdan haberdar olsa kim bilir ne denli kahrolurdu. Ama ve fakat kader kavramına dayanaraktan zaten olmuş ve olacak her şeyden haberdar olmakla kalmayıp, oluşumları bizzat kendisi oluşturduğu için büyük ihtimalle zaten olan bitenden haberdardı. Tanrı bunu kendine niye yapsındı? Muhtemelen bizdeniz sefillerin anlayamayacağımız bir geniş vizyonun meyvesi olan dâhiyane düşüncelerdi bunlar.
Tanrı, peygamberlerini genellikle kafası çalışan kulları arasından seçiyor ya da onları o şekilde yaratıyordu. Ve her kafası çalışan varlık gibi, peygamberler de erken kalkmayı hiç mi hiç sevmiyorlardı. Tanrı ile bizzat tanışacağı için aşırı heyecanlı olan kara kuru genç bir peygamber olan Hz. Ω dışında herkes saatini ikinci servise yetişecek şekilde kurmuştu. Ama tanrı sevgili peygamberlerinin huyunu iyi bildiğinden, zaten 6.00’ya servis ayarlamadı bile. Hz. Ω da sabah ayazında lokalin önünde tek başına boşu boşuna bekleyecekti. “Şu hale bak” dedi içinden, “Tanrı’ya bile güven olmuyor artık.” Bu içlenmeyi algılayan Tanrı içten bir şokçuk çarptırdı Hz. Ω’ya. Saat 6.28’e dek Hz. Ω dışında bomboş olan durak, 6.29’un son saniyelerine doğru bir peygamber akınına uğradı. Tam zamanında gelen enteresan şekilli toplu taşıma aracına hızla doluşan peygamberler, yolda kestirebilecekleri rahat koltukları gözlerine kestirip açgözlülük kokan bir sandalye kapma oyununa giriştiler. Servise son anda yetişen, kılık kıyafeti oldukça yersiz ve tıraşı yarım kalmış şekilde servise teşrif eden Hz. Σ’nın da kemerini bağlamasıyla yolculuk başladı. Ve bitti. Yeter zaten buraya kadarı fazla bile oldu, hem sıkıldım da tüm içtenliğimle. Noktalamaya bile tenezzül etmiyorum bu yazgıyı
Kırk Gün Kırk Gece: Bir Post-Masal Rivayeti

Büyük zorluklar, zorlu engeller ve engelli büyüklüklerin üstesinden gelen esas oğlan ve esas kız, bunca maceranın ardından çaktırmadan evlendirme dairesinde veya tenha bir kilisede dünya hanesine teşrif etseler yakışmazdı; onlar da işin cılkını ancak kırk gün ve hatta kırk gecede çıkarabileceklerine kanaat getirdiler. Biz de Özyağ müessesesi olaraktan bu tarihi ve farazi olayın günce ve gececesini tuttuk.
Eksi 10. Gün ve Gece: Gelin hanım çığ gibi büyüyen bir telaş kütlesine kapılmış, hızla paniklemekte; damat bey ise bekarlığa vedanın hüznünü ve bekarete vedanın heyecanını hissettirmeden yaşamakta. Davetiyeler birer birer hedeflerine ulaşmakta, ancak Kaf Dağı’nın ardındaki bölgelere teslimatlarda kronik gecikmeler gerçekleşmekte. Terzisel operasyonlar metrik sistemde son bulmakta. IKEA’nın katkıları ve damat tarafının sponsorluğu ile möbleler döşenmekte-i dayanmakta.
1. Gün ve Gece: ACME düğün salonu girişinde gönüllü olarak konuşlanmış olan gelin hanımın ikiz yeğenleri, davetlilere düdüklü şeker ikram etmekte. Kız tarafı ve erkek tarafı, salonun zıt köşelerinde saf tutmakta; cüceler ise arabulucu olarak aralarda fıldır fıldır dolanmakta. Önlerinde onları bekleyen uzun süreli heyecanın bilincinde olan tecrübeli davetliler, yanlarında enerji içeceği, masör, yara bandı, uyku tulumu, çakmak taşı ve kırk adet takı bulundurmakta. Gelin ve damat mutlu ve heyecanlı görüntüler sergilemekte.
11. Gün ve Gece: Seremonisel olarak tüm gereklilikler ilk günden yerine getirildiğinden, uzun süredir selebrasyonel aktiviteler sürdürülmekte. Çeşitli taraflardan bir takım gençler ve kendini genç hisseden davetliler, sindikleri bir köşede organizasyonun anlam ve öneminden habersiz ve fakat onun şerefine kadeh tokuşturmaktalar. Piyanist şantör, sık sık önündeki teknolojik aletinden bir nağmeyi otomatik vitese takaraktan usul usul kestirmekte. Sorumluluklarının bilincinde olan davetliler, nöbetleşe power nap seanslarına katılarak pist veya meydandaki hareketliliği azimlice sürdürmekte. Gelin ve damatta pişmanlık belirtileri, damadın öz babası olan kralda ise bariz bir horlama gözlenmekte.
19. Gün ve Gece: Uzun süredir alkol almakta olan tayfa, birer birer fire vermekte. Sorumlu davetli kitlesinin de neredeyse yarısı yoğun (ve bazen de piyanist şantörün dalgınlığından dolayı aşırı hızlı) tempoya dayanamayaraktan mort olmuş durumda, geri kalan yarısı ise azimle hareketliliklerini korumakta ancak içsel bitkinliklerini kör gözlerden dahi saklayamamakta. Gelin ve damat arasında bunun ilk kimin fikri olduğu konusunda hafif bir atışma geçmekte. Ayrıca, damatta bütün bunların gerdeğin ertelenmesi ve belki de asla gerçekleşmemesi yolunda kendisine düzenlenen düpedüz bir komplo olduğu fikri filizlenmekte. Piyanist şantör, “Best of Düğün” CD’sini müzikçalara teslim etmiş, alenen kestirmekte.
32. Gün ve Gece: En güvenilir davetlilerin dahi bir kısmı olayın abesliğinin farkına varıp gelin ve damada mutluluk dileklerini ileterekten mekandan sıvışmakta. Gelin ve damat cephesinde ise pek kıymetli cicim aylarından bir tanesinin halihazırda geçmiş olmasının verdiği gevşeklik kaynaklı bir gerginlik hakim. Zaman zaman desibelsel çıkışlar hissedilse de, olaylar çok da kızışmış durumda sayılmaz. Bir süredir gece kutlamaları uyuma şeklinde sürdürülmekte. Gece vakti düğün salonunun görüntüsü, bir göçmen kampını aratmamakta. Gündüzleri de nispeten sakin ve rutin şekilde geçmekte.
39. Gün ve Gece: Damadın artık burasına gelmesi, gerdek için bir gün daha bekleyemeyip geline adeta saldırması üzerine olaylar iyice kızışmış durumda. Spekülatörler 40. güne varılamadan kutlamalarının son bulacağı iddiasındalar. Kalan bir avuç davetliyi kimin davet etmiş olduğu da genel merak konusu, zira gelin ve damat hiçkimseyi tanımamakta. Boş durmayıp bu konu hakkında da iddiada bulunan spekülatörler, bu durumun temel sebebinin davetlilerin tanınmaz hale gelmiş olması düşüncesindeler. Piyanist şantör birkaç gün önce varlığının gereksizliğinin genel kabul gördüğünden emin bir şekilde mekanı terk etmiş bulunmakta.
Bu noktadan sonra, basın mensupları ve araştırmacı blogçular düğün salonundan uzaklaştırıldığından dolayı ekibimiz daha fazla bilgi edinemedi. Ama haber alırsak muhakkak size de iletiriz.
Genç çiftimize mutluluklar …
Bu yazıda kendimi anlattım
Bir öğrencinin yemek yapma maceraları: Tavuk soteye endüstri mühendisi yaklaşımı
Sevgili Özyağ okurları, bu yazıda değişiklik yapıp kendi yediğim haltları anlatmak istiyorum, bu yazının içeriğini teşkil eden ve yenilmiş olan halt bir adet tavuk sote yemeği. Tavuk sote bir yemek olduğu için, halt olarak yenmesi gayet rahat, ayrıca besleyici. Antiparantez, yazının içeriğindekiler kurgu olmayıp, gerçek kişi ve kurumlarla alakalıdır. Gerçi kişi dediği de benim, kurum da ŞOK marketler zinciri, çok mühim şeyler değil yani.
Öncelikle “neden tavuk sote?” dediğinizi duyar gibiyim, öyle de acayip duyma yeteneklerim vardır benim. Soruyu cevaplamadan önce “neden yemek yapmak?” sorusunu cevaplayayım. Şimdi ben sosyal tespitler konusunda çok yetenkli olduğumdan kelli, farkettim ki yeni nesil hatunlar çok gevşek. Anca antin kuntin salatalar, diyet sandöviçler (gavurcası sandwich, çay bahçelerinde falan sandöviç, sandivöç vb.) yesinler, yemek yapmaya geldi mi fıs. Dedim ben yemek yapamassam ilerde aç kalırız, her gün de kantinden yenmez, o zaman ben yemek yapmaya başlayayım. Bugün yardım almadan ilk ciddi yemeğim olan tavuk soteyi yaptım, afiyetle yedim, hatta arttı, yarın da ısıtıp yerim diye dolaba koydum. Madem yemek konulu bir yazı yazıyorum, tarif vermeden geçmeyeyim. Tarife geçmeden önce belirtmek isterim ki bu yemek kişisel zevklerime göre yapılmış olup, tarif yeşil biber içermemektedir. Malzeme tedariğinde yaşanan sebeplerden dolayı da mantar kullanılamamıştır. Olsa mantarı mutlaka kullanırdım.
Malzemeler:
- Tavuk
:
Resimde gördüğünüz hayvanın baldır ve ya göğüs kısmındaki etler gayet lezzetli ve pişirmeye uygun, bütün bütün. Yalnız baldır etini kullanacaksanız kemiği çıkartın.
Önce hayvanı İslami usullere göre kesmeniz lazım, boğazını kesip kanını akıtın, biraz can çekiştikten sonra ölecektir. Kafayı kopartıp tüylerini yolun, iyice yolduktan sonra deriyi sıyırın (deri seviyorsanız sıyırmayın, ayrı pişirmek zor iş). Bacakları ve kanatları ayırın, sonra göğüs etini keserek alabilirsiniz.
“Bunla uğraşılır mı manyak mısın?” diyorsanız marketlerde hazır etler bulunuyor, onları da alabilirsiniz, ama bunların son kullanma tarihi muhabbeti falan var, ondan hemen yiyecekseniz alın, yoksa bozulur. Bu yüzden canlı haldekini almak daha iyi, keseceğiniz vakte kadar saklayabilirsiniz, hem bu arada yumurta da verir, sabahları yersiniz. Yemini, suyunu eksik etmesseniz bozulmaz, dolapta saklamanıza gerek yok. Yemek yapacağınız zaman, hayvandan yiyeceğiniz kadar et kesin, gerisini buzluğa atın.
- Soğan:
Soğan doğada bol miktarda bulunan bir bitki, hafif acımsı, yemeklere lezzet katmakta üstüne yok. Marketlerde manavlarda falan var, gayet ucuz. Yalnız dikkat, soğan soyarken gözleri yaşartmakta, o yüzden koruyucu gözlük kullanmanızı tavsiye ediyorum.
- Domates:
Domates de soğan gibi bol miktarda bulunan bir sebzemiz, kırmızı kırmızı çok hoş bir görüntüsü vardır. Bu aralar bir israil domatesi muhabbeti sürüp gitmekte, bence saçma, domates almak için israile kadar gitmeye gerek yok, bir sürü masraf, halbuki burada bol miktarda bulunmakta, çok pahalı da değil. Neyse domatesi tohumdan ve ya fideden yetiştirebilirsiniz. Tohumdan yetiştirmek çok uzun süreceği için direk fideye girin derim ben, nisanda ektiniz mi mayısa toplamaya başlarsınız. O kadar vakti olmayanlar için pazarda manavda da tane olarak ve ya kiloyla satılmakta.

- Sarımsak (kimilerine göre sarmisak):
Bu bitki gayet kokulu, ama siz de yerseniz kokmayan bir bitki, nasıl olduğunu hala anlamadım. Kokusunu bir kenara bırakacak olursak bu bitki doğa ananın ne kadar başarılı bir CEO olduğunun bir göstergesi. Bitki tam bir ölçek ekonomisi harikası. Demin bahsettiğimiz tavuk, soğan ve domates bitkilerinde ürünümüz tekli paketler halinde gelmekte, halbusi sarımsakta bir baş sarımsağın içinde yaklaşık 10 dene diş bulunmakta (burada dişin altını çizmek isterim, yemeklerde sarımsak ölçüsü diştir). Sarımsak doğanın ölçek ekonomisini ne kadar iyi kullandığının kanıtıdır. Siz bir sarımsak başını yetiştirdiğinizde, pazardan aldım bir tane eve geldim bin tane modeli bir oluşum gözlüyorsunuz, yani daha az kaynakla daha çok diş. Müthiş bir oluşum.
- İsteğe göre baharat ( kekik, kimyon, kırmızı pul biber vs.)
Yapılışı:
Önce elinizdeki bana yeter bu kadar tavuk dediğiniz miktara bakın, yemek iki ve ya daha fazla kişi içinse bu miktarı kişi sayısıyla çarpın. Eğer yemeğe katılacakların oburluk seviyesi sizinle aynı değilse kendinizi referans noktası kabul ederek, yani kendi oburluk katsayınızı 1 (yazıyla bir) kabul edip, konuklarınıza oburluk katsayısı atayın sonra katsayıları toplayarak bunu “bana bu kadar tavuk yeter” miktarıyla çarpın.
Formüle dökmek gerekirse ,
Φ: gerekli tavuk miktarı
X: bana bu kadar tavuk yeter miktarı
Ai: oburluk katsayısı , where i:1,2,..,n A1: 1 (kendi oburluk katsayınız)
n: toplam kişi sayısı (siz dahil)
Φ=∑ , i=1 -> n, [Ai.X] (fi eşittir yazıyla sigma i 1′den n’e, Ai çarpı X)
Gerekli tavuk miktarını belirledikten sonra bu miktara uygun soğan miktarını belirlemek gerekiyor. Öncelikle yemeği tek başınıza yiyeceğinizi var sayarak, orta boydaki bir soğanın yarısını doğrayın, çok küçük dilimler olmasın ama. Önünüzdeki soğanlara bakarak, “abi bu kadar yersek kokar” heuristic algoritmasını uygulayarak soğan miktarındaki değişikliklerle optimale yaklaşın. Daha sonra bu soğan miktarını Φ/n sayısı ile çarpın, işte size gerekli soğan miktarı. Aynı metodu domates için de uygulayın ama domates için “abi bu kadar yersek kokar” algoritması çalışmayacağından dolayı “bu kadar koyarsam çok sulu olur” heuristic algoritmasını kullanmak gerekecektir, domateslerin kabuğunu soyup küp küp kestikten sonra bu algoritmayı rahatça uygulayabilirsiniz. Sarımsak muhabbeti gayet kolay, kişi başı bir diş sarımsak. İnce ince dilimleyin yeter.
Önce tencereye bir miktar yağ dökün, optimum yağ miktarını belirlemek için herhangi bir algoritma literatürde mevcut değil, o konuda artık hislerinize ya da annenize güveneceksiniz. Anneye güvenilen durumlarda başarı oranı çok daha yüksek. Sonra soğanları tencere atın, tencereyi ocağın üstüne yerleştirin, gaz çıkış miktarını orta seviyeye getirin, tencere ısınıp soğanlar pişene kadar tavukları kuşbaşı hale getirmekle uğraşabilirsiniz, eğer önceden bitirmiş iseniz etraftakilerle muhabbet edin, kimse yoksa oyalanacak birşeyler bulun, ara ara soğanlarla oynayın, hafif karıştırın. Soğanlar hafiften renk değiştirmeye başladığında domatesleri katın, biraz karıştırın, oyalanmaya devam edin fakat arada malzemeleri karıştırmayı unutmayın. Domatesler suyunu salıp hafiften çorba görünümüne geçtiğinde istediğiniz baharatları ve tuzu ilave edin tencereye, yine bir güzel karıştırıp homojenize edin karışımı. “Ooh cillop gibi oldu lan” kıvamında gelince tavukları tencereye boca edebilirsiniz, yalnız dikkat, kızgın yağ sıçramasın sağa sola. Homojenize etme işlemini tekrar uygulamaya koyun, tencerenin kapağını kapatın ama buhar çıkışını sağlayacak boşluk bırakmayı unutmayın. İlk başta “ulan bunda su yok bu pişmez” diye paniğe kapılmayın, tavuk suyunu salıyor sonradan, ben kapılmıştım başta. Ara ara tenceredekileri karıştırın, bu arada tavuğun rengini falan kontrol edin. Böyle böyle bir süre sonra pişecektir yemek, “pişmiyo lan bu” diye dert etmeyin. Piştiğine kanaat getirdiğinizde tencereyi başka bir bölgeye alıp ocağı kapayın, bekleyin fokurdamalar sona ersin, sonra bir adet tavuğu alıp tadına bakın, “ooh süper olmuş” kıvamına geldiyse pişmiştir, afiyet olsun. Pilav yapabilme yeteneğiniz varsa pilav yapın yanına.
En sonunda alttaki resimdeki gibi birşeyler elde etmeniz lazım. Ekmek, yoğurt ve üstünde Melis yazan kavanozu ben yapmadım, yanlış anlaşılma olmasın. Sonra bir sürü şikayet gelecek yok efenim tencereye tavuk koyup nasıl yoğurt yaptın da, tavuktan süt çıkarmı falan diye. Bu arada üstünde Melis yazan kavanozda kornişon turşu var, yanlış anlaşılma olmasın (artık nasıl yanlış anlaşılacaksa).

Haftaya kafe dö pari soslu biftek ile havyarlı karidesli risotto tarifi vericem.
Peyzaj Avcıları

Tıpkı her zamanki gibi, her şey yine öyle başladı. Hiçbir şey yapasım yoktu ve hiçbir şey yapmayasım da yoktu. Bu ikilemden çıkış yolunu bulmaktansa, dışarı çıkıp bir güzel hava almaya karar verdim. Hem kim bilirdi, belki Tyler Durden ile, hiç olmadı Brad Pitt’le karşılaşır, olası torunlara anlatacak kısmen-enteresan hikaye zaafımdan feragat etmiş olurdum. Ne kadar düşünceli bir insan olduğumu düşünerekten kapı dışarı ettim kendimi. Artık açık havadaydım, fakat hava açık değildi.
İsminin ne olduğunu bilmeden ve merak etmeden yıllardır üzerine basıp geçtiğim parktan geçiyorum. Geçişim sakin oluyor, birkaç köpekle karşılaşıyorum sadece. Üzerimde onlara sunacak cezp edici pek bir mal varlığı taşımadığımdan kaynaşmamamız çok ani oluyor. Köpek hayvanı her ne kadar sadık dost olarak kabul görmüş olsa da; yaşamını çok basit çıkar ilişkilerine dayandıracak denli insanlık da bulundurur içinde. Elveda köpekler, sizinle tanışmamak güzeldi.
Gecenin bu saatinde her ne kadar abondone bir çıkış yapmış olsam da dışarı, üzerime giydiğim kostümden başka kıymetli-kıymetsiz eşya, kimlik yahut kredi kartı ile çıkacak kadar da keriz değildim. Hodri meydan sevgili kapkaççı ve gaspçı sapiensdaşlarım, tırsmıyorum sizden! Ancak biraz aceleye gelmiş olmalı, böbreklerimi yanıma almışım. Olsun, dışarıdan belli olmuyor ya böbrekli gezdiğim. Organ mafyasının hünerli gözlerinin bile çeşitli tekstil ürünleri ve bir tutam epidermis yardımı ile kamufle ettiğim böbreklerimi fark edebileceğini sanmıyorum.
Yürüyorum Saray-ı Bahçe-i Dolma’nın yanıbaşında, böbreklerim yer yer konuşlanmış militarize nöbetkar abilerin garantisinde. Sanki ikilemimden çıkmış gibi hissetmekteyim. Bana sorarsanız hiçbir şey yapmamaktayım şu anda; ama hiçbir şey de yapmıyor değilim beni gözlemleyen üçüncü şahıslara göre, yürüyorum Beşiktaş’a doğru.
Bilmiyorum başka insanlar da kapılır mı ara sıra hiç kimse tarafından izlenmedikleri hissine. Schrödinger’in kedisi gibi oluyorum yok yere. Var mıyım, yok muyum bir türlü yanıtlayamadıkça içim içimi yiyor. İçim içimi yedikçe biraz huzur buluyorum, ben olmasam bile hiç olmazsa içimin bir besin değeri var. Tekrar bir gözlemcinin gözlemesine malzeme olduğumda tam olarak rahatlayabiliyorum. Gözlemci de rahatlıyor, kendini işe yaramaz hissetmiyor.
Ben tam hiçbir şey yapmazken Ortaköy’e getirdi ayaklarım sinsice beni. Turist gibiyim burada, lakin benim gibi başka bir turist yok nedense. İpsiz sapsız, tam bağımsız birkaç yudum insan var sadece. Ayaklarımın bana başka bir oyunu mu bu? Ortaköy de arkamda kaldı, eski köprünün altındayım. Burası hiç de Burger King önü gibi değil, kimse gelmemiş buluşmaya; demek ki şarkılar seni söylemiyormuş.
İsmini bilmediğim sıradaki parkta mola veriyorum. Boğaz’a karşı esneme hareketleri yapma fikri aklımı çeliyor. Molamı geri alıyorum, turuncu-gri sportif enstrümanlar aracılığıyla bir güzel esniyorum. Yağsız enstrümandan çıkan gıcırtılar ve esnek olmayan bedenimden çıkan kıtırtılar yardımı ile park sakinlerinden birkaçını uyandırıyorum. İsminin Marcel olmadığından emin olduğum bey acayip bakıyor bana. Parkı köpeklere, sakinliğine ve sakinlerine emanet edip devam ediyorum yürümeye…
Yrd. Doçent Testi Kılbaş ile Açıköğretim
Sevgili okuyucular, tıp öğrencileri ve cinseller. Bu hafta size çok değerli arkadaşım Helmut’un bir seminerini izletmek istiyorum. Helmut 1979 Hamburg doğumlu, bekar, 2 kaniş babası. Hamburger FC’de top toplayıcı olarak çalışıyor. Boş zamanlarında sahilde uzun yürüyüşler yapmayı ve kız kesmeyi seviyor.
Helmut aşağıda görmüş olduğunuz videoda sizlere prezervatif takımı, kullanımı ve çıkarımını göstermekle kalmayıp, alternatif kullanma yöntemlerinden de bahsediyor. Dikkatle izleyelim. Vajinismuslar ve pipisi kalkmayanlar izlemese de olur.
Lan ben niye bi halt göremiyorum video nerde diyenler için 3 adımda anadolu rock:
1. Türk Telekom’a ve hükümete sevgi dolu laflar hazırlayın.
2. vtunnel, ktunnel tarzı bir site üzerinden özyağ’a erişin
3.İçinizdeki lafları salın gitsin anam.
OzYağ’a yapılan hain saldırılar durmak bilmiyor.
Sevgili okuyucu, ÖzYağ camiası olarak çok zor günlerden geçiyoruz. Öncelikle hepinizi aşağıda görmüş olduğunuz çepçüre bakmaya davet ediyorum.

Her tarafımızı it kopuk sapık dolmuş şerefsizim. Dürdane fetişi yetmiyormuş gibi, şimdi de insan dışkısından haz alanlar dadandı, ya da dürdane fetişinin aynı zamanda bu tür yıvranç zevkleri var, kim bilir? Hadi “denizlide satılan biralar” ve “efes bira” sorgularını erdenaz yaptı diyelim (gayet sağlıklı bir varsayım bence), ama kim “bok sıçma resimleri” diye arama yapar ulen? Bak kim yaptıysa çıksın desin delikanlıca ben aradım diye, kızmıycam. Aslında biraz kızarım ama kızmıycam.
Son olarak “ürolog” sorgusu blog açıldığından beri orada, hey maşallah diyorum. Blog adresini aratan kişiye de akıl fikir diliyorum.
Not: Yardımcı Doçent Ürolog Testi Kılbaş, 31 Kasım 2009 da İstanbul’da uygulamalı cinsellik eğitimi verecek, katılmak isteyenler facebook üzerinden kendisine ulaşabilir.
Yer: Lüfti Kırdar Kültür ve Kongre Merkezi.
Saat: 14:00
Sapık dadandı!
Sevgili ÖzYağ severler, aşağıdaki kepçürü (siz ingilizler nasıl diyor, capture?), blogumuzun yönetim kurulu sayfasında yakaladım. Buradan anlaşıldığı üzere blogumuzda bir adet (belki de daha fazla) “Dürdane” fetişi bulunmakta. Hadi tamam bu tür zevkleriniz olabilir ama bunu neden bizim blogumuzda arıyorsunuz? Bizim blogumuzda bu tür şeyler bulunmaz, anamız bacımız girecek ulan bu bloga!
Daha da vahim olmak üzere “dürdanenin güzel götü” şeklindeki arama popüler aramalar arasında, hani bir iki kere de aranmamış, hergün dört beş posta aramışlar.

Son olarak kepçürdeki grafik günlük ziyaretçi grafiği, 26 ve 29 eylülde boş geçtiğinizi görüyorum, zaten günde 3 4 kişi giriyor ortalama. Ayıptır, buradan 500 kişi ekmek yiyiyor.
cnbc-e dizileriyle kafayı sıyıran yurdum insanına tavsiyeler – 2
Sansasyon yaratan yazı dizimizin ikinci bölümünde yine bir dizi ile dizinizin dibindeyiz.
“If I don’t think about it, there’s always a chance it didn’t happen.”

Alışması zor, bırakması çok daha zor olan bu haftaki mütevazı konuğumuz: Peep Show. Londra’nın güneyinde bir yerlerde yaşamlarını idame ettiren iki zavallı ev arkadaşını, onların ve diğer tüm insanlığın gözünden ama ve fakat yalnızca gözünden izleyebileceğimiz hoş bir Britanya dizisi. İngiliz TV Dizisi Muhripleri Cemiyeti’nden onaylı ve tavsiyeli bu eser, sıra dışı kamerasal teknikleri ve sofistike esprileri nedeni ile ortalama bir ‘Amerikan dizisi takipçisi’ni ekrana (ya da monitöre) bağlamakta zorlanabilir. Olsundur, zaten zannımca ve kanımca hedef kitle kendileri değildir.

Sosyal eksiklikleri ve psikolojik problemleri, ancak kendisini topluma kabul ettirme tutkusuyla örtülebilen karakterimiz Mark ile tanışalım. İsmini Almanistan’ın ex-para biriminden alan Mark, finans sektöründe çalışarak geçimini (ve hatta çoğu zaman ev arkadaşı Jeremy’nin geçimini) sağlamaktadır. Tanrı vergisi yeteneği olan çılgın saplantıları ve uyuzlukları ile insanları kendinden uzaklaştırmakta uzmandır. İletişim kurduğu arkadaşa en yakın kişilik olan Jeremy ile dahi çoğu vakit kavgalıdır felan, reziliyet yani…

Evimizin ve dizimizin kısmen daha az loser olan karakteri Jeremy, Mark’ın aksine insan ilişkileri hususunda (relatif olarak) oldukça başarılı olmasına rağmen iş hayatında armut toplamakta, hatta çoğu zaman onu bile yapmamaktadır. Mark’la kıyaslandığında inanılmaz yoğunlukta bir cinsel hayatı ve arkadaş çevresi (en azından arkadaş çevresi oluşturabilme kapasitesi) vardır.
Dizimizi en çok renklendiren unsurlardan biri olan karakterlerin kendi kendileriyle tartışmasının seslendirilmesi, izleyiciyi empati manyağı kılmakta birebirdir. Bir de Super Hans adlı bir karakterimiz vardır, süperdir. Gerisini de izleyin görün canım, her şeyi de yazmayalım artık.
(Önceki yazımızda “gelecek sefere Black Books” dediydik, kandırdık sizi, eheh)
Alternatif Vakit Gazetesi Haberleri 1
Efes Pilsen Gençleri Nasıl Putperest, Laikçi ve Taocu Dombililere Çeviriyor?
Gün geçmiyor ki gencecik, parlak sabilerimiz bir bir bok yoluna düşmesin ey cemaat-ül müslimin. Deyyus bira üreticisi efes pilsen, tombul şişesiyle olsun, fıçısıyla olsun, light, dark ve şimdi de kahve aromalı dark brown ile hayatımıza binbir tat katacağını iddia eden haram zıkkım olasıca alkollü içecekleriyle gençlerimizi zehirliyor ve doğru yoldan alıp bok yoluna sürüklüyor.

Tahran’lı ilim adamlarının araştırmalarına göre Efes Pilsen, biraların içine bir musibet, bir zehir katarak bu genç evlatlarımızın aklını alıp, onları putperest, laik ve en kötüsü taocu yapıyor. Biranın içine kattıkları bu musibet, biranın haramlık derecesini 10 katına çıkarmakla kalmayıp, insan beynindeki “cehennemde yanarız lan!” kısmındaki sinirleri bloke etmekte, böylece kişileri içkiye, kumara, zamparalığa yönlendirmekte. Ayrıca bu musibet beyindeki “of bi soğuk bira amma gider şimdi” kısmını uyarıp, bira bağımlılığı yaptırmakta.
İki gün önce, akşam arkadaşlarının evinde çay içip sohbet etmek amacıyla toplanan 3 genç, nereden geldiği belli olmayan bir fıçı Efes Pilsen birasını, tadına bakmak gayesiyle içmeleriyle birlikte kendilerinden geçtiler ve bira bağımlısı oldular. Beyinlerindeki “cehennemde yanarız lan!” kısmı bloke olan gençler, “eeah koy götüne gitsin hacı” nidalarıyla biraya iyice abanmak suretiyle bir anda kendilerini bok yolunda buldular. Putperest olan gençler nereden geldiği belli olmayan bir kaykay kaskına bisiklet feneri, webcam ve Ipod iliştirmek suretiyle inşa ettikleri puta tapınmaya başladılar. Saygısızlığın had safhaya çıkmasıyla birlikte yaptıkları puta “survival kit” ismini veren gençler, iyice densizleşip tanrıları benimsedikleri putu kafalarına taktılar. Hadi putperest oldunuz, bari putunuza saygı gösterin. Bununla da yetinmeyip, “survival kit” adlı putu kafasına takan ve fıçı birayı sevgiyle kucaklayan Y.K. (21), yarı çıplak bir şekilde kendine tapınılmasını emretti. Bu emre uyan E.D. (20) yarı çıplak bir şekilde secdeye vardı. E.Ş. (20) ise diğer gençleri kandırıp kendi tarikatlarına almak ve netten karı kaldırmak amacıyla internetteki sohbet odalarında diğer tazecik gençlerimizin beyinlerini zehirlemeye çalıştı.
Ertesi gün ayinlerini tamamlayıp sokağa çıkan gençler, Taps isimli bira satılan mekana girmeye çalıştı. Damsız geldikleri için mekana alınmayan 4 genç taşkınlık çıkarıp, mekanın camlarını indirdiler ve musluğa ağızlarını dayayıp bira içtiler. Mekan müşterilerinin tepki göstermesiyle iyice büyüyen olaya civardaki tekel bayileri müdahale etti. Tekel bayilerinin putperest, laik ve taocu gençleri koruyan tavırları gözlerden kaçmadı. O anda sokaktan geçmekte olan başka bir putperest genç Y.K., E.Ş., E.D. ve C.A. ya sözlü sataşıp “survival kit” isimli putları hakkında ileri geri konuştular. Survival kit hali hazırda kafasında bulunan E.D.’nin kafa atmak suretiyle sözlü saldırıda bulunan gruba haddini bildirmesi beklenirken, grup adına E.Ş., “bizler laik gençleriz, put işleri ve devlet işleri ayrıdır, istediğin putu başına tak, istediğini kıçına” diyerek civardaki Işık evleri sakinlerinden büyük tepki toplarken, tekel bayileri alkışlayarak ve üçlü çektirerek destek verdiler, hediye olarak 6′lı Efes Pilsen sundular. Kalabalık olaysız şekilde dağıldı. Kendilerine hediye edilen biraları “dolaba koyalım da soğusun” bahanesiyle eve götüren gençlerin evde netten kaldırılan karılarla taocu seks yaptıklarından şüpheleniliyor.

En son dedikodular