Not: Blog yazarlarının dünyayı ele geçirme gibi hain planları bulunmamaktadır.
Not: Blog yazarlarının dünyayı ele geçirme gibi hain planları bulunmamaktadır.
ARGE’nin psikopat kedisi Piskot’un ibretlik öyküsü
(İşbu hikayenin bazı kısımları ARGE’de geçtiğinden dolayı gizli, çok gizli veya kritik bilgiler içeriyor olabilir. Soran olursa; “Vay biz duymadık, vay biz görmedik!” deyiverirsiniz…)
Bundan birkaç sene evvel Fincan Hanım ve Tekir Abi’nin yavrusu olarak dünyaya geldi Piskot.
Fincan Hanım, Cihangir’den mübadele ile sanayi bölgesine gelmiş bir kedi ailesinin tek yavrusuydu. Tam bir İstanbul hanımefendisi gibi yetiştirilmiş, kedi dili ile beslenip yabancı dillerden hep uzak durmuştu. Hayatı boyunca Youtube videosu olabilecek en ufak bir şirinlik veya komiklik yapmamıştı. Fare görmüşlüğü bile yoktu, sadece babasının anlattığı hikayelerden aldığı bir takım duyumlar vardı. Fincan 4 yaşına bastığı gün, ailesi ile beraber Cihangir’in nezih ortamını terk edip korku, koku ve pazar payının hüküm sürdüğü sanayi bölgesine taşındılar. Buradaki ortama uzunca bir süre ayak uyduramadılar. Bir çöp konteynerine kapanıp orada kendi hallerinde miyavladılar.
Gelin görün ki, Fincan’ın menapozunun yaklaştığı sıralarda ateş bacayı sardı. Evde kalma korkusu kendisine bir deli cesareti verdi, Fincan kendini sokaklara attı. Sokakta ilk gördüğü erkek kedi olan Tekir Abi’ye yazmaya başladı. Sanayi bölgesinin piçi olan Tekir Abi, önce bu ölçüsüz yazışlardan kıllandı. Fütursuzca sağ arka patisini yaladı. Bu yılışık concon kedinin başından başka türlü ayrılmayacağını anlayınca, fuhuşu kabullendi. Her ne kadar piç de olsa, Tekir Abi’nin de kendi çapında bir haysiyeti vardı. Fincan Hanım’a itina ile dedi ki: “Bak kızım, ben özgürlüğüne düşkün bir kediyim. Öyle çocuk bakmak, efendime söyleyeyim, aile geçindirmek hiç bana göre şeyler değil. Sonra yok kalbimi kırdın, beni ortada bıraktın diye arkamdan ağlaşma…” Gözü dönmüş olan Fincan Hanım, bu sözleri düşünüp değerlendirmek şöyle dursun; duymak için bile çaba sarf etmedi. Ön sevişmeyi kendince sonlandırmak üzereydi o sıralarda. Gerisi bildiğiniz aganigi naganigi miyav.
Fincan Hanım ile Tekir Abi’nin bu münasebetinden 9 ay 10 günün kedi takviminde tekabül ettiği kadar süre sonra dünyaya geldi Piskot ve diğer 4 kardeşi. Fincan Hanım, artık iyice elden ayaktan düşen ebeveynlerinin de yardımıyla, ailesinin mülkü haline gelen konteynerde bu 5 yavruyu büyüttü. Henüz birkaç aylıkken Piskot kendini belli etmeye başlamıştı. Kardeşleri tüm normal türdaşları gibi miyavlar ve uyurken; Piskot kardeşlerinin üzerinde çeşitli saçma deneyler yürütüyordu. Minnoş’un ağzına kendi kuyruğunu tıkayıp, burnunu da patisi ile kapatarak ne kadar süre yaşayacağı ile ilgili deneyinin sonucunda, Fincan Hanım Piskot’un artık bu dünyaya ait olmadığı konusundaki düşüncesini kesinleştirdi.
Serin bir Haziran sabahı, ARGE’nin kapısının önüne bırakıldı Piskot. Son bir kez yavrusunun yüzüne bakıp miyavlayan annesi, aslında pek de duygusal bir an yaşamamaktaydı. Minik Piskot’un yanına bir not bile bırakmaya gerek görmedi, arkasına bakmadan hızla oradan uzaklaştı. Zaten çoğu kedi gibi, Fincan da ARGE’den pek hoşlaşmazdı. Piskot’u bir prototip çamaşır makinesi yalarken gören hayvansever ARGE mühendis ve teknisyenleri, onu hiç de şirin bulmadılar. Fakat artık hayvan olduğuna kanaat getirdiklerine göre, hayvanseverliğe bal sürdürmemek adına bir süre Piskot ile ilgilenip ihtiyaçlarını giderdiler. Bir süre sonra Piskot’un umarsız ve duyarsız davranışlarına tahammül edemeyip, onunla yüzgöz olmaktan vaz geçtiler.
Bu genç yaşında ikinci kez kaderine terk edilen minik Piskot, bu durumu hiç de umursuyor gibi değildi. ARGE’nin inovatif dünyası onu çok etkilemişti. Bütün gün hurda prototiplerin arasında tek başına oynuyor, coşuyor ve asosyalliğin sınırlarını zorluyordu. Etraftaki türlü kimyasal maddelerin tadına bakarken adeta kendinden geçiyordu.
İşte bir psikopat kedi böyle doğdu ve büyüdü. Her ne kadar saçmalasa da, bir takım ARGE mensubu onu hep sevecek, çok özleyecekti.
Youtube Tekrar Yasaklanmadan Önce İzlenmesi Gereken 10 Video
çünkü herkes DNS ayarlarını beceremeyebiliyor…
veya
Ölmeden Önce İzlenmesi Gereken 10 Youtube Videosu
çünkü öldükten sonra video izlenemiyormuş diye duyduk…
— naçizane —
1. Ringo Remembers 1969 – Peter Serafinowicz
Zamanımızın en “underrated” komedyen/aktörlerinden olan Polonya doğumlu Serafinowicz abimizin kendi adını taşıyan ilk TV serisinden bir klip. The Beatles’ın fütursuz davulcusu Ringo Starr ile röportaj/belgesel tadında kurguladığı mini seri “Ringo Remembers”‘ın bu bölümünde tuvalete gitmek ile ilgili bir şarkıyı nasıl yazdıklarını anlatıyor. Fevkalade…
2. This Too Shall Pass – OK Go
Lafı “underrated”dan açmışken OK Go demeden olmaz. Enteresan bir şekilde, popüler oldukça kaliteyi arttırmaya devam eden Chicago doğumlu grubun her videosu başka bir macera. Bu videounun diğer OK Go videolarından (ya da herhangi müzik videosundan) farklı kılan ise, bir “playback” değil de aslında bir kayıt olması. Yani bu videoda duyduğumuz sesler, o sesler. Elemanların kostümlerine, enstrümanların kıyısına iliştirilmiş mikrofonlara dikkatinizi çekerim. Bu videoyu diğer OK Go videolarıyla benzer kılan özellikleri ise: tek çekimde çekilmiş (shot in one take), yaratıcılık içeren, değişik olması felan. Ama videodan bu kadar çok bahsettik diye kafanız karışmasın, OK Go’nun müziği de bir tanedir…
3. Women Have No Feelings – Dylan Moran
Çoğumuzun Black Books’tan tanıdığı Dylan Moran abimizin bir stand up gösterisinden bir parça. Kendisinin sahnedeki rahat ve lakayıt tavırlarını görünce Bernard rolü için pek de karaktere girme ihtiyacı duymadığını düşünüveriyor insan.
4. The Boy with an Arse as a Face – That Mitchell & Webb Look
Buna diyecek pek bir şey yok. Discovery Channel izleyicileri daha çok şey bulacaklar muhakkak.
5. Mrs. Robinson – Pomplamoose
Mütevazı bir ikiliden tatlı bir şarkı. Mezuniyet sonrası boşluğu yaşayan arkadaşlara birebir.
6. The Dirdy Birdy – John R. Dilworth
Fantastik…
7. My VCR collection VHS recorder – Markorepairs
Finlanda’nın böğründen bizlere seslenen Mark abimizin videosu soundtrack’iyle kulaklarımızı gıdıklıyor…
8. Do You Love Me – Bendaly Family
Başlarda sadece tebessüm neyim yaratabilir. Tekrarlanan dinleyişlerde önce dile dolanmaya sebep olur, zamanla hakikaten müzik takdir edilmeye başlanır. Şaka değil cidden gayet güzel müzik…
9. Amateur – Lasse Gjertsen
Adam yapmış. Klasik…
10. Focus – Hocus Pocus
Gözünüzü seveyim sonuna kadar izleyin, baştaki ablanın yorumuna hak vereceksiniz…
— naçizane —
Madde Madde Enstantane
- Berkecan aynı sizin gibi bir insandı.
- Hırvatistan’a, büyük aşkının kollarına kesin dönüş yapmak üzere aldığı biletin aslında Split’den Grenoble’a dönüş bileti olduğunu check-in bankosunda öğrendi Berkecan.
- Beş aydır beklediği, hazırlandığı gün bugündü; fakat uçak bu uçakk değildi.
- Berkecan bir an önce durumu zarar görmeden telafi etmek, check-in bankosundaki görevli bayan ise Berkecan’ı başından savmak istiyordu.
- Berkecan Fransızca, check-in’ci bayan ise Türkçe bilmiyordu.
- Kalan tüm banknotsal malvarlığı, Split’de Havaş’a binmek üzere ayırdığı 10€ olan Berkecan, arkadaş çevresince hoşsohbet, esprili ve hayalperest karakteriyle tanınırdı.
- Üzülerek belirtiyorum ki: Berkecan’ın 500 km yarıçaplı alandaki tek arkadaşı, çantasında taşıdığı yolluk kitabıydı.
- Yolluk kitabının birkaç gün içinde en yakın arkadaşı olacağını bilmiyordu Berkecan, check-in’ci bayanın ise umurunda değildi kitap veya arkadaşlık.
- Aşağıdaki animasyon, Split’e gitmeyi başaramayan Berkecan’ın son parasını harcayarak gerçekleştirdiği havaalanından şehir merkezine otobüs yolculuğunu temsili olarak göstermektedir.
Kurt Vonnegut Jr. öykü yazmanın 8 kuralını Bagombo Snuff Box: Uncollected Short Fiction adlı kitabında şöyle listelemiş:
- Use the time of a total stranger in such a way that he or she will not feel the time was wasted.
- Give the reader at least one character he or she can root for.
- Every character should want something, even if it is only a glass of water.
- Every sentence must do one of two things—reveal character or advance the action.
- Start as close to the end as possible.
- Be a Sadist. No matter how sweet and innocent your leading characters, make awful things happen to them—in order that the reader may see what they are made of.
- Write to please just one person. If you open a window and make love to the world, so to speak, your story will get pneumonia.
- Give your readers as much information as possible as soon as possible. To hell with suspense. Readers should have such complete understanding of what is going on, where and why, that they could finish the story themselves, should cockroaches eat the last few pages.
Kendisini tanımayan etmeyen iyi insanlar varsa aranızda, muhakkak tanışsınlar. Kötülere bir şey olmaz.
COCO AVANT CHANEL
Milletçe kültür ve sanata azami derecede ihtiyacımız olan şu günlerde Özyağ tabii ki boş durmuyor, sizin için çalışıyor, üretiyor. Stajyer yazarlarımızdan Arya’nın seviyeyi yükselten yazılarından biriyle tekrar beraberiz.
“Gabrielle Chanel”, aslında kokoriko kokoriko melodilerinden yadigar kalmış bir lakapla Coco. Chanel ‘e çoğumuz o şatafatlı kıyafetler, pahalı tasarımlar ve lüks mağazalardan aşinayızdır. Ne zaman bir bayan harika tasarlanmış bir “little black dress” görse dakikalarca gözlerinin takılı kaldığı olmuştur.Tüm bu siyah asil elbiseler, maskülen döpiyesler, akla ziyan;onca bayanı çıldırtan incili takıların arkasında neler yattığını çoğumuz bilmeyiz ve ilgilenmeyiz.Bayanlar için gösteriş simgesi , erkekler için kredi kartı törpüsü olan bu markanın doğuşunda yetim bir kız çocuğunun olduğunu kimse bilmez.

Coco Gabriel Chanel
2009 yapımı Igor Stravinsky ile Coco ‘nun aşkını anlatan filmin aksine , “Coco Avant Chanel” yani “Chanel’den önce filmi” Gabrielle’in çocukluğu, coco olma yılları , ilk aşk çalkantıları ve Chanel markasını yaratma sürecini anlatıyor. Gabrielle ve kız kardeşinin babası tarafından yetimhaneye bırakılmasıyla başlayan filmde, Gabrielle ve kardeşi yıllarca babasının geri gelmesi hayaliyle büyüyorlar. Genç kızlık yıllarına ilk adım attıkları zamanda sahne aldıkları barda söyledikleri ‘Koko-koko-e-kokoriko’ şarkısıyla geçimlerini kazanırken aynı zamanda Gabrielle’in Coco lakabıda barda geçirdiği bu dönemden ona yadigar kalıyor. Kardeşinin aksine gençlik döneminde bile dik başlı duruşu, maskülen tavırlarıyla göze çarpan Coco’nun karakteri Audrey Tautou’nun yaratıcı oyunculuğuyla birleşiyor.Audrey Tautou’nun ince fiziği, seyrek aldığı kaşları ve filmin bir kısmında upuzun bir kısmında ise kıpkısa olarak kullandığı saçları Coco karakteriyle bütünleşiyor.
Barda tanıştığı Fransız sosyetesinden Etienne’in malikanesinde yaşamaya başlayan Coco’nun evin her türlü imkanından faydalanmayı bilip, metres olarak yaşarken bile yaşadığı ortama kendi varlığını hissettirdiğini ve kendinden bir parça koyma tavrıyla öne çıktığını görüyoruz. Dönemin aşırı abartılı giyinen ve korseyi bir vazgeçilmez olarak gören sosyetik kadınlarına karşı duruşu, elinde makasıyla erkek kıyafetlerinden denkleştirip diktiği kıyafetler bile farklı duruşu yaratıcılığının birer göstergesi oluyor. Evdeki konumu gereği istenmeyen kapılar arkasına saklanılan kadın olmaktan kendini çıkarıp , davetlerin aranılan insanı olmayı başarıyor. Ve bunların hepsini içindeki mevcut şartlarla başarmasını biliyor.

Coco şapka tasarlarken
Cinsel açıdan mutsuzluğu ve geçinebilmesi için metres olarak yaşaması gerçeğinin getirdiği baskıyla ortaya çıkan yaratıcılığını yeni şapka tasarımlarına yansıtarak kullanıyor. Ta ki günün birinde malikaneye gelen İngiliz İşadamı Arthur Capel’le tanışıp , aşkı tadana kadar. Arthur Capel’in Coco’daki farklılığı görüp, onunla ilgilenmesi ve Coco’daki birkaç damla umudun bir araya gelmesiyle aşk için güzel bir fırsat yakalanıyor. Nam-ı diğer İngiliz işadamımız “Boy” un Coco’ dan utamayıp onun için her türlü fedakalığı yapması ve ona karşı güveniyle Gabrielle’in önü açılıyor. Girdiği ortamlar, okuduğu kitaplar ve anarşist ruhunun gelişimiyle Coco’nun tarzının iyice oturduğunu ve aynı zaman da ‘little black dress’ tasarımını izliyoruz. Ama ne yazık ki kariyerinde bir basamak daha atlayan Chanel, aşkta bir metresten öteye geçemeyeceğini “Boy” un bir başka statüsü yüksek bir kadınla evlenmesiyle anlıyor.
“Boy” ile bir süre daha metres hayatına devam eden Chanel , artık bütün Paris sosyetesi tarafından beğenilen şapkaları için bir atölye açıyor ve çalışmaya başlıyor. Evlilik konusunda umudunu yitiren Coco’yu daha çok kitap okurken, daha çok dikiş dikerken, daha çok çalışırken görmeye başlıyoruz. Sahne sanatçılarına diktiği kostümlerle de popülerliği gittikçe artan Chanel, girdiği ortamlardaki demokratik tutumu, devrimci ruhu, erkek egemen dünyada tasarımlarıyla yarattığı markası ve bugüne kadar günümüze bir motto olarak gelen ‘sade şıklığın’ savunucusu olarak ayakları yere sımsıkı basan bir kadın oluyor.Film Boy’un kaza geçirmesini Coco’nun öğrenmesiyle son buluyor.

Coco ve Boy bir davette üstünde ‘little black dress’ ile
Sadece tasarlayıp sunduğu kıyafetleriyle değil, yansıttığı kadın girişimci duruşuna öncülük eden devrimci bir ruh taşıması ile 1930’ larda başka bir devrimci olan Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği üzerine Türk Silahlı Kuvvetlerinin kıyafetlerini tasarlayan Coco, sıfırdan yarattığı bir marka ve ekolle akıllara kazınıyor ve bundan sonrada çıkacağa benzemiyor.
Seni Seviyorum
Seninle beraberken bulduğum huzuru, başka hiçkimsede bulamıyorum. Senden, bir saniye için bile olsa, asla ayrılmak istemiyorum. Ancak ve ancak bedenim seninle temas halinde iken kendimi tamamlanmış hissediyorum. Sıcaksın, ve daha da güzeli, seninle vakit geçirdikçe daha da ısınıyorsun. Seninle beraber ben de ısınıyorum; ateşli bir birliktelik yaşıyoruz. Belki de bundan dolayı, çok zor kopuyoruz birbirimizden.
Gel gör ki, sürekli beraber olamıyoruz. Haklı olarak beni suçluyorsun; zira sen olduğun yerde pürmasumane dururken, terk edip giden hep ben oluyorum. Fakat şunu bilmen gerekir ki biricikim: daha senden ayrılmadan seni özlemeye başlıyorum.
Senin yanında olmadığım her saniye aklımdasın. Sana kavuşma arzusuyla zamanı önümden yuvarlıyor, arkasından koşuyorum. An geliyor, oturduğum sandalyede uyuyakaldığımda seni aldatıyormuşum hissine kapılıyorum. Affet beni lütfen aşkım. Biliyorsun ki dönüp dolaşıp, sonunda hep sana geliyorum. Bir tanem benim…
Şiir düzdüm sana, büzdüm yastığın altına sürdüm…
Yüzüyorum dingin denizlerinde Altımda kalıyor fakat ezilmiyorsun Tek tesellim senin orada olduğunu bilmek Asla beni kendi isteğinle terk etmeyeceksin Ğujunun izi kalmasa da oramda buramda Isırmasan da boynumu tüm şehvetinle Masal gibi başladı ilişkimiz, çıkacağız kerevetine
Bu duygusal anı Dylan Moran abimizden bir alıntıyla sonlandırıyorum. Umarım Youtube yasak değildir, embedded olarak da izlettiriyordur kendini.
Ayrıyetten, fikir üvey babası için butona basınız: http://www.instantsfun.es/swf/khaaan.swf
Kış Uykusuna Yatmayan Sivrisinek
Her şey başladığında, ben uyuyordum.
“Vınnnn!…”
Beni o anda daha fazla rahatsız edebilecek bir şey varsa, o da ancak şöyle olabilirdi: yatağa kıskıvrak bağlıyım, birisini ayaklarımın altını gıdıklıyor, aynı zamanda başka birisin de kafama oksi-yanıcı kaynak makinesi ile alev tutuyor. Daha az rahatsız edebilecek şeyler arasında ise şunlar olabilir: insan yapımı metan gazı, Londra Konferansı ve hatta belki de tebeşirin tahtaya uygunsuz açıda tutularak sürtülmesi ile elde edilen ses.
“Vınnnn!…”
İçgüdüsel olarak elimi kolumu hayvanı kovmak üzere sallamaya yeltendim. Üzerimdeki yorganın beklenmedik varlığı hareketlerimi oldukça kısıtlıyordu. Normalde, bu hayvanın vınladığı mevsimde, üzerimde bir yorgan ile uyumuyor olmam gerekirdi. Biraz kendime gelince fark ettim ki, sorun benim üstümü örtüş rejimimde değil; hayvanın vınlama sezonunu şaşırmış olmasıydı.
Hiddetle doğruldum ve gözümü açtım. Pencereden görüldüğü kadarıyla hava iyiden iyiye aydınlanmıştı. Jeton gıdım gıdım düştükçe fark ettim ki, yine işe geç kalmıştım. Heyecanla yataktan dışarı fırlayıp, saati aramaya koyuldum. Çok zeki olduğumdan, akşamları saatin alarmını kurup absürd bir yere saklıyor, sabahları alarm öttüğünde sesin geldiği yeri arama heyecanı içinde yeterince uyanacağımı düşünüyordum. Ancak bugün kendi kurduğum tuzağa düşmüştüm. Saatten ses gelmiyordu ama yine de onu bulmam gerekiyordu.
Sivrisineği unutmuştum bile. Saatin de egosunu daha fazla kabartmamak adına aramayı sonlandırdım ve saatin her nerede olursa olsun duyabileceği şekilde “Sanki tek saat sensin be, elimi sallasam ellisi!” diye homurdandım. Havlumu kapıp duş-tıraş-diş üçlüsünü icra etmek üzere banyoya girdim. Kontrolu otomatik kaptan pilota devrettim.
Kontrolü otomatik kaptan pilottan geri aldığımda, üzerim giyinik ve suratım sinekkaydıdan hallice idi. Yüzsüzlüğün dibine vurup taze tıraşlı-kolonyalı suratıma konan sivrisineği bir Selçuklu tokadı ile yanağıma yapıştırdım. Doğal olarak sinekle birlikte tokat da yanağıma yapıştı. Sineğin son şakası hiç hoşuma gitmemişti; ama en azından bir daha şaka yapamayacaktı hain sinek.
Alt kata indiğimde, apartmanımızın gerçek sahibi Tomar Cafer Küçük her zamanki gibi kapının önünde yatmış bekliyordu. Ben dışarı çıkarken saygıyla kenara çekilip yol verdi.
“Günaydın Tomar, nasılsın?” dedim. Cevab veremedi, kaşlarının ortasını yukarı kaldırıp hüzünlü bir bakışla beni uğurladı. İnsan hayvanı, şu köpek hayvanının onda biri kadar vefalı olsaydı, dünya çok sıkıcı bir yer olurdu diye düşünmedim. Henüz o kadar uyanmamıştım.
Otobüs durağına doğru yürürken şöyle bir diyaloga kulak misafiri oldum, hiç etkilenmedim diyemem. Kahramanlarımız iyi giyimli, saygıdeğer, yaşlıca bir beyefendi ile pek temiz olmayan giyimli, sevgideğer, orta yaşlı bir beyefendi. İkinci beyefendinin ekonomik durumu pek parlak olmayan bir kağıt geri dönüşüm emekçisi olduğunu tahmin ediyorum.
“Günaydın Selami!” dedi Beyefendi 1.
“Günaydın abi.” dedi Selami.
“Hayırdır, içmiyor musun bugün?”
“Daha erken be abi…”
“Seni böyle görmeye alışık değiliz be Selami. Az daha tanıyamıyordum bak.” dedi ve edeplice gülümsedi Beyefendi 1. Edepsizce kahkaha attı Selami.
Otobüs geldi, durakta durdu, “Bip bip bip”. Otobüs değildi bipleyen, dolmuştu. Oysa otobüs dolmuştu, dolmuş ise henüz dolmamıştı. Otobüsü tercih ettim, çünkü dolmuş fobim vardı. Hem otobüs biplemiyordu da.
Otobüsün dolmuş olması, görünüşe göre daha fazla yolcu almasına engel değildi. “Benim işyerimin neden servisi yok, neden bu durumda seyahat etmek durumundayım?” diye sorasım geldi beni fortlamakta olan teyzeye. Her ne kadar fortçu teyze bunu bilmese de, sorunun doğru yanıtı “Senin işyerinin zaten servisi var, ancak sen yine mandallık edip kaçırdın.” olacaktı. Olmadı.
Uzun süredir yolda olmamıza rağmen, işyerime daha çok yolumuz vardı. “Cehennemin Dibi” durağında da 7 yolcu indiren otobüs, fütursuzca yoluna devam ediyordu…
Kafası Hariç 35mm – Bir Filmin Anatomisi
Blog içerisinde gözlemlenen kültür sanat etkinliklerinin coştuğu şu günlerde bir sinema eleştirisi yazı dizisi gelmemesi kaçınılmazdı, nitekim kaçamadı, kaçırtmadık. Her yazı dizisinde olduğu gibi bu dizi de tek bölümlük olacak. Geçen yazıda bahsi geçen Özyağ Kültür & Sanat Laboratuvarı çalışanları bu sefer yemeyip içmeyip sizin için sonunda bir şeyler çıkardı. Şimdi yatalım sabah erken kalkıp çalışırız diyen laboratuvar elemanlarının ağzına biber sürülüp, performans primleri yalan edilince üç gece boyunca sabahlayıp eşşek gibi çalıştılar ve bu yazının konusu olmayı hak eden filmi laboratuvar ortamında sizin için çektiler.
Yusuf Yusuf Atıyor Kalbim
Erdenaz kendi halinde takılan, alkolizm sorunları yaşayan ve AKP iktidarından önce calculus almaya başlamış fakat hala Devamını oku…
Yatmadan önce 10 Milyon $’dan az bütçeli 6 film darbesi
Özyağ Kültür & Sanat laboratuarlarımızda yürüttüğümüz projeler sonuç vermeyedursun, araştırmacılar olarak deneylerimizi yarıda kesip sizin için bu 6 filmi seçtik. Çok yüksek olmayan bütçelerle güzel işlerin yapılabileceğini kanıtlama amacı gütmeden, fütursuzca…
1. Thank You for Smoking (2005) – [$6.5M]
Başkahramanın yorumları eşliğinde anlatılan öykülerin içine çekiciliği bu eserde çok güzel örneklenmiş. Film çok da düşük bütçeli olmasa da, yapımcılar fazla bir yük altına da girmemişler hani. Sağdan soldan tanıyıp da sevdiğimiz ünlümsüler de yer almakta. Daha ne olsun sayın seyirciler…
http://www.imdb.com/title/tt0427944/
2. Sex and Death 101 (2007) – [$5M]
Pek bir şey hatırlamıyorum ama gayet hoş bir filmdi. Ölmeden önce seks eyleyeceği 101 bayanın ismini içeren bir listeyi yanlışlıkla eline geçiren bir abinin hikayesi. Çok komik diyaloglar filan var, zaman zamanda düşündürücü özdeyişler diyebiliyor karakterler.
http://www.imdb.com/title/tt0497972/
3. Garden State (2004) – [$2.5M]
Scrubs’dan tanıdığımız Zach Braff abimizin yazıp, yönetip, üstüne de oynadığı ve bütün bunları genç yaşında yaptığı değişik bir film. Değişik dediğime bakmayın, kesinlikle sıkıcı değil. Zach Bey bu filmi sırf Natalie Portman ile muhabbeti ilerletmek için yaptı dedikoduları vardı bir ara ortada. Bir sahnesinde de The Shins adı geçiyor, ki o zamanlar The Shins günümüzden 1 albüm geride ve çok da popüler olmayan bir grup.
http://www.imdb.com/title/tt0333766/
4. [Rec] (2007) – [$1.5M]
İspanyol korku-gerilim mucizesi filmimiz turnayı gö*ünden vuruyor. Tür olarak uzmanlık alanıma girmese de, başarının kokusunu alan burnum beynime çok güzel impulslar iletti. Büyük oranda gerçek zamanlı olması ve tüm filmin tek kameradan çekilmiş olması sizi korkutmasın, aksine sevindirsin. Çünkü, bu işi bazı ergenli Amerikan filmleriyle karşılaştırmayacak kalitede yapan bir eser. Tuttu diye devamını getirdiler, ama ilki gibi olmuyor hiçbir şey.
http://www.imdb.com/title/tt1038988/
5. Clerks (1994) – [$230K]
Budur. Sıradan bir hikaye, vasat oyunculuk, günlük diyaloglar, çok da süper olmayan espriler ve fakat mükemmel bir film. Nasıl oluyor demeyin, tadını çıkarın. Çıkardıktan sonra da kesinlikle IMDB Trivia patlatın. Mesela, filmin siyah-beyaz çekilmesinin nedeni renkli çekim için yeterli ışık ayarlayacak bütçe olmaması. Lafı çok uzatmadığıma bakmayın, kesin izleyin.
http://www.imdb.com/title/tt0109445/
6. Sing for Darfur (2008) – [$200K]
Çok dilli, çok hikayeli, çok hüzünlü, az bütçeli bir film. Hiçbir şey için olmasa, Darfur’u hatırlatması için izlenir, ki aslında hatırlatmıyor da denebilir. Darfur’da gerçekleşen hayvanlık ayıplarına pek değinmeyen film, Barcelona’da yardım amaçlı düzenlenen bir konser gününde birtakım insanın başından geçenleri anlatıyor. Konseri felan da gördüğümüz yok filmde ha, beklenti yaratmayalım. Sürükleyici dememişim, diyeyim.
Dr. Strangeapetite or how I learned to stop worrying and ate the meat
[Zamanında bu yazıcığı İngiliz dilinde kağıda dökmüşüm, orjinalliği kaybolmasın diye aynen dijitalize ediyorum. Altyazılar divxplanet’a düşmüş diyorlar, isteyen bakabilir.]
Before all, I will quote the sympathetic fictional chef Roland White of Whites, who apparently has given some thought on the subject:
“If God didn’t want us to eat animals, he wouldn’t have made them out of meat.” (1)
“A cow is basically all the different cuts of beef you can get in a handy leather bag.”
Referring to phrase (1); OK, I see that this is quite similar to the reasoning we see in the suggestion: “God wouldn’t make mankind vulnerable to bullets if he wouldn’t want them to kill each other with guns.” This is totally inacceptable in most points of view (assuming there is a God). However, I believe there still is plenty of sense in people eating meat.
If only there was a way to eat meat without killing animals. What we (especially the “vegetarians” among us) don’t realize at this point is; we are killing living beings, no matter what way we choose to fulfill our dietary needs. I cannot see in which way can killing plants be more legitimate than killing animals. When we give a little thought about the similarity between plant and animal consumption (by “modern” human beings); they are both grown in artificial environment, in colonies of much greater numbers than is necessary to socialize, bred (produced) out of their will and killed violently in the end, when they reach the desired maturity by means of taste and nutrition.
A video hardly related to the plot (note the sax solo):
Note: I do not want to offend the vegetarian community – among whom I may probably join someday – by any means.
Kind regards,













En son dedikodular